Gerçek hayat Dergisinin Nisan 2026 tarih ve 1125. sayısında neşredilmiştir.
Bir ülke düşünün, Ermenistan hariç tüm komşularıyla meselesi olsun. Ve bu ülkenin Ermenistan hariç tüm komşuları Müslüman olsun. Bir ülke yönetimi düşünün, kendisini seçilmiş ve diğerlerini düşman olarak telakki etsin. Bir inanç düşünün, kendinden olduğunu iddia ettiklerini bile ‘müşrik’ görüp ‘ihtida’ etmeleri için kendi halkına çok gördüklerini onların emrine seferber etsin. Bir ülke düşünün, sürekli düşman üretip onlarla mücadele etsin ve rejimini ayakta tutmak için halkını sefalete sürüklesin. Bir ülke düşünün, tarihinde Müslümanlar dışında kimse ile savaşı olmasın. Bir ülke düşünün ‘günahsız’ addedilen ve hiçbir emri sorgulanamayan bir kişi tarafından yönetilsin. Bir rejim düşünün, karıştırmadık Müslüman ülke bırakmasın. Bir inanç düşünün, düşmanı olduğunu iddia ettiği inançla inanılmaz benzerlikleri olsun. Bir ülke ve rejim düşünün… İsterseniz daha fazla düşünmeyin, siz onun kim olduğunu zaten biliyorsunuz… Peki, onu gerçekten tanıyor musunuz?
Hz. Ömer (r.a.) döneminde Sasani İmparatorluğu'nun yıkılması sonrasında başlayan fitne, Müslümanların başının belası olmayı sürdürüyor. Şah İsmail’in zulümleri ile Şiileştirilen İran o günden bu yana Şii Türklerce yönetildiği zamanlarda dahi İslam dünyası ve özellikle de Türkiye için bir imtihana dönüştü.
Şii-Sünni inanç esasları ve farklıkları ile Şii İran’ın bugünkü savaşa sebebiyet veren ve israil ilişkilerini ihtiva eden Ali Hamaney biyografisi aynı zamanda İran’ın yarım asrının da bir özetidir. Bu sebeple Hamaney ile İran’ı ayrı düşünmel ve ayrı kaleme almak imkansızdır.
Ne yazık ki günümüz İslam dünyasında tarihte görülmediği kadar çok devlet var ve bunların ezici çoğunluğu devletten çok devletçik. “
İşte bu devlettir ve bir geleneği vardır” diyebileceğimiz Türkiye dışında neredeyse hiçbir ülke de yok. Son asrında bölük pörçük ve de sık sık savrulmalar yaşayan Türkiye’nin bir gelenek inşa edip edemediği veya eski geleneğini koruyup koruyamadığı ise ayrı bir bahis konusu.
İslam dünyasını oluşturan ülke ve ülkeciklerin neredeyse tamamını yönetenlerin liderlikleri de devletleri gibi tartışmalı ve hatta şaibelidir. Bunların çoğunluğu yönettikleri halkların ırk ve inançlarından uzak, jandarmalık yaptırılan kişi veya ailelerden müteşekkil.
İran’da ise görüntüde bir ‘demokrasi’ veya ‘cumhuriyet’ söz konusu ise ve devlet başkanını halk seçse de bu tamamen bir aldatmadan ibaret. Zira ülkenin başında ‘dini lider’ denilen
mutlak otorite var ve onun her sözü hukuktan, adâletten, uluslararası sözleşmelerden, çoğu zaman da inançtan öndedir. Bu şahıs düne kadar Ali Hamaney idi.
Sekiz kardeşin ikincisi olan Ali Hamaney, baba tarafından Azerbaycan Türkü, anne tarafından ise Pers kökenli Yezdli. Dolayısıyla melez bir kimliğe sahip. 19 Nisan 1939 tarihinde Meşhed şehrinde doğmuş. Hem babası hem de anne dedesi ‘ayetullah!’
Hamaney, Şia’nın İsnaaşeriyye mezhebine mensup. Türk ve Pers kökenli olduğu halde mesnetsiz ve isnatsız olarak ailecek “seyyid” unvanını kullanır. Eleştirmeler bu unvanı, Şii dünyasının mutlak itaati için kullanılan bir “nüfuz titri” olarak görür.
İlk eğitimini Meşhed’deki Süleyman Han ve Nevvab medreselerinde alır. 1957'de Irak'ın Necef şehrindeki Şii merkezlerine gitse de babasının isteği üzerine uzun kalmaz. 1958'den itibaren Şiiliğin eğitim merkezi olan Kum'da eğitimine devam eder.
Hamaney ile Humeyni arasaındaki en temel ilişki hoca talebe irtibatıdır. Çünkü hocası Humeyni’den Şiilik derslerinin yanı sıra siyasi aktivizm dersleri de alır. Diğer hocaları ise Burucerdî ve Tabatabaî gibi isimlerdir.
HAMANEY KÖK SALIYOR
Hamaney’in kariyeri devlet görevlerinden ziyade siyasi aktivizmle başlar. Sürgün dönüşünde Humeyni Hamaney’i en üst düzey karar organı üyeliğine atar.
Ardından aynı yıl kurulan geçici hükümette askeri bürokrasiyi denetlemek üzere Savunma Bakan Yardımcılığı’na tayin edilir.
Yani bugün bölgenin en büyük askeri güçlerinden biri olan Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) denetçiliğine… Bu sayede asker üzerinde büyük bir nüfuza kavuşacaktır.
Humeyni tarafından 1980’de sadece dînî değil, siyâsî mesajların doğrudan halka iletildiği “en prestijli kürsü” olan Tahran Cuma imamlığı görevine tayin edilir ve ölene dek de bu işi sürdürür. İşte bu tayin bir nevi veliahtlığın da ilk adımı sayılır.
Yine aynı yıl Tahran temsilcisi olarak milletvekili olarak da tayin edilir.
Cumhurbaşkanı M. Ali Recai’nin bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından 1981’de cumhurbaşkanlığına getirilir. 1989’a dek süren cumhurbaşkanlığı görevinde İran-Irak Savaşı’nı da Humeyni ile beraber yönetirler.
Humeyni’nin yaşlanması ve hastalığının belirginleşmesi üzerine güya Meclis ile Anayasa Koruma Konseyi arasındaki uyuşmazlıkları çözmek için ‘Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ kurulur ve onun da başına getirilerek ülkenin tüm anahtarları eline teslim edilmiş olur.
MUTLAK OTORİTE DÖNEMİ
Humeyni’nin 3 Haziran 1989’da ölmesi üzerine 4 Haziran 1989'da 37 yıldan fazla sürecek olan “dînî” liderliğe yani “mutlak otoritelik makamı”na getirilir. İran rejiminde ‘dînî lider’ demek, iğneden ipliğe her konuda nihâî sözü söyleyen kişi demektir. Mutlak otorite ancak hiçbir sorumluluğu yok. Kimse ona gerekçe ve hesap soramaz. Bir nevi yeryüzü tanrısı.
Gerçi bu sadece ona veya İran’a has bir durum değil. Bugün tüm demokrasilerde durum neredeyse buna çok yakın. Resmi metinlere bakılırsa herkes hukuk önünde eşittir ama bazıları her zaman daha eşit. Bazıları ise hukuk üstüdür ve onlar hukuka değil, hukuk onlara uymak zorundadır.
ÖLÜMDEN KIL PAYI KURTULUŞ
Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) denetçiliği, milletvekilliği, bakan yardımcılığı, Tahran Cuma imamlığı görevlerini sürdürürken Cumhurbaşkanı M. Ali Recai’den önce Ali Hamaney’e suikast yapılır.
İran-Irak Harbi sürerken Hamaney cepheye gidip gelir. 27 Haziran 1981'de cepheden döndüğünde Tahran’da bir cumartesi programında Ebuzer Camiinde soruları cevaplarken önüne konulan ses kayıt cihazı patlar. Ağır yaralanan Hamaney, uzun bir tedaviden sonra sağ kolunu kullanamaz hâle gelir. Suikastı ‘Halkın Mücahitleri Örgütü’ üstlenir.
Şİİ OLMAYAN MÜSLÜMANLARA VE SAHABEYE HAKARET
Ali Hamaney’in Şii olmayan Müslümanlara ve sahabeye bakışını başkalarının rivayetlerinden değil, bizatihi yazdıklarına ve uygulamalarına bakarak anlamak mümkün. Hamaney’in pek çok kitabı var. Bunların en mühimi ise "
250 Yıllık İnsan" adlı eseridir. Bu kitabı, Rasülullah (s.a.v.)’in ahirete irtihali olan 632 yılı ile Şii inancındaki 12. İmam’ın 874’de güya kayboluşuna kadar geçen süreyi Şii bakışıyla kaleme aldığı eserdir.
Ona göre bu süreçte görev yapan tüm imamlar yani 12 imam, şartlar ve araçlar değişse de “tek bir insan” gibi hareket etmiştir. Onun iddiasına göre Hz. Ali (k.v.) ve Hz. Hüseyin (r.a.) “silahlı mücadele” döneminin temsilcileridir. Hz. Hasan (r.a.) barış için "stratejik geri çekilme", İmam Cafer-i Sadık (r.a.) "kültürel devrim" yapmış, diğerleri de bunların aynılarını tekrarlamışlardır.
Bu kitap bugünkü İran’ın “dış politika ve Şii olmayan ötekilere yönelik stratejisi”nin anayasası gibidir.
Onların şaşkın ve fitneci bakışlarına göre Hz Ali ve Hz Hüseyin cihad etmiştir. Peki, kime karşı? Elbette Müslümanlara… (Hâşâ Hz Ali, Hz Hüseyin ve Hz Hasan bunlardan beridir)
Hamaney ve şu anda Sünnilere şirin gözükmek zorunda kalan İran rejimine göre, Hz Hasan’ın “barış stratejisi” uygulanıyor. Çünkü şu an ‘dış düşman’la meşguller, mezhepçilik yapmanın vakti değildir. Batılı “düşmanları” alt ettiklerinde ise Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Lübnan’da yaptıkları gibi “Şia asabiyesi”ne geri dönüp, Ehli Sünnete karşı “cihad” yapacaklar.
Bir Şia strateji olarak Ehli Sünnet biri ile karşılaştıklarında asla açıktan “düşmanlık” etmezler. Düşmanlıklarını, Hz Muaviye (r.a.) saldırısı, Emevi düşmanlığı, Kerbela trajedisine benzin dökerek, dolayısıyla tüm Ehli Sünneti ‘Yezit’ olarak tanımlayarak sürdürürler.
Hz Osman (r.a.), Hz Ali (k.v.) ve Hz Hasan (r.a.)’ı şehid eden sapkın Haricilerle hiçbir meseleleri de yoktur. Zaten Hz Ömer’i de bizatihi kendileri şehid etmiştir. Onun ve onlar için gerçekler değil, bir fıkıh tercihinden öte bir itikat ve düşmanlık motoru olan Şiizm daha mühimdir.
Hamaney’in kitabını ehemmiyetli kılan en mühim nokta ise “Stratejik Sabır” olarak tanımladıkları
takiyye stratejisinin anlaşılmasını sağlamasıdır.
Hamaney eserinde de stratejik bir dil kullanarak Hz. Ebubekir (ra.), Hz Ömer (r.a.), Hz Aişe (r.anha) gibi sahabenin seçkinleri hakkında güya aşağılayıcı ve tekfir edici bir dil kullanmaz. Hamaney göre; Hz Ali İslâmî maslahatı için susmuştur ve bunu sanki Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’i İslam’ın temelini dinamitlemiş gibi aynen şu sinsi cümlelerle takdim eder:
“Bu dönemde Hz. Ali, İslam'ın temelini korumak ve yeni kurulan İslam toplumunun yok olmasını engellemek için kendi hakkından vazgeçmiş ve sükut etmiştir."
Hamaney dönemi tanımlarken Hz. Ebubekir, Hz Ömer ve Hz Osman için
"Hz. Ali'nin ilahi liderlik hakkını devralan figürler" ifadesini kullanır. Yani hâşâ “gaspçılar!” Diğer taraftan da “
İslam’ın temelini yıkmaya çalışan ve İslam toplumunun yok olmasını sağlayanlar” olarak gördüğünü beyan eder.
Allah’ın eminliğini ayetle sabit kıldığı Hz. Âişe validemizi Cemel Hâdisesinde zikreden Hamaney, Hz. Âişe validemizin ismini doğrudan zikretmeden "hata ve sapma" yapmakla itham eder. Aynen şöyle ifade eder:
“Hak yolundan sapanların önderlik ettiği ‘Nakisun (Biati bozanlar) akımı’, Ali'nin adâlet hükümetine karşı bir cephe oluşturmuştur.”
Ona göre Hz Ali güya gaspçı üç halifeye karşı hâşâ “sükut stratejisi” izlemiş, zamanını kollayarak "işbirliği" yapmış. Allah-ü Teâlâ’nın cennetle müjdelediği Hz. Ebubekir, Hz Ömer ve Hz Osman hâşâ “mâsum” olmadıkları için "otorite" olarak da kabul edilmez. Bu sebeple bu sapkın ideolojiye göre bu gaspçı halifelerin örnek alınacak bir yönü de yoktur. Bunlar adına nakil yapmak bile fakir için züldür, umarım Allah (c.c.) bu fakiri affeder.
Evet, bunların en önde olanları böyle, gerisini siz düşünün…
‘MÜSLÜMANLARIN ANNELERİNE KÜFÜR HARAM’
Hamaney, 2010’da sahabeye hakaret etmenin "İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek" olduğunu söyler. Ona göre bu tür hakaretler, Müslümanlar arasında fitne çıkarmak isteyen "istihbarat servislerinin" bir işidir. Oysa bunu yapanlar sadece kendileri, kendi ekibi ve kendi tebaasıdır. Hamaney’in bu açıklamasından sonra El-Ezher ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi müessesler söylemin güzel olduğunu ancak söylemin yetersiz olduğunu bunu hayata geçirilmesinin daha büyük ehemmiyet arz ettiği mealinde açıklamalar yapmışlardır.
Gelişmeler Hamaney’in bu çıkışını bir inanç değişimi olmayıp, İran’ın bölgedeki jeopolitik sıkışmışlığını aşmak için kullanılan
diplomatik takiyye kalkanı olduğunu yaşayarak bir kez daha göstermiştir. Özellikle İran’ın ve Şiilerin Suriye’de yaptıkları zulümler sonrasında “Kırk yıllık Kâni olur mu Yâni" ifadesinde olduğu gibi ‘
14 asırdır küfreden Şii bu saatten sonra durur mu?’ dedirtmiştir.
İRAN USULÜ ‘VAHDET SİYASETİ’
Özellikle 2010 sonrasında İran rejimini korumak için “Vahdet Siyaseti” izlediğini ifade etmeye başlayan Hamaney, bu sebeple Ehli Sünnete yönelik sert ifadeler kullanmaktan imtina eder. Vahdet siyaseti dedikleri şey ise takiyyeden başka bir şey değildi. Bu sayede hem Şii doktrinini hem muhafaza edilerek yayılacak, hem de Sünni dünyasıyla köprüleri atılmayacaktı.
Bu aslında basit bir kurnazlıktan başka bir şey değildi.
Vatikan’ın “Dinlerarası Diyaloğu”na benzeyen bu “Vahdet Siyaseti” sayesinde Afrika Şiileştirildi,
Türk halkında bir takım kimseler devşirildi, Irak, Suriye, Yemen gibi ülkelerde Sünni kadınlara tecavüz edildi, diri diri toprağa gömüldü, İran dışı ülkelerin gençleri devşirilip istihbaratçı yapıldı. Yanlış anlaşılmasın “hepsi de vahdet içindi” yani Şii vahdeti için…
Hamaney konuşmalarında sıkça "Aynı Kitap'a, aynı Kıble'ye ve aynı Peygamber'e inananların birbirinin kanını dökmesi haramdır" der durur. O aynılar arasında gerçekte Sünniler hiçbir zaman yoktur. İspatı için son olarak Suriye’ye, hâlen de Yemen’e bakmak yeterlidir.
Başına Şii eklesen zaten “vahdet” yapılmaz ve ifşa olunur. İran siyasetinin tam özeti işte budur! İsteyen vahdetine devam edebilir ama biz almayalım!
‘DÜŞMANIMIN DÜŞMANI DOSTUMDUR’ APTALLIĞI
Başta eski cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad olmak üzere pek çok üst düzey isim ABD’nin Irak ve Afganistan’ı işgalinde yardım ettiğini itiraf etmişti. Hatta Irak’taki Şii lider Sistani vb’lerinin bu işin büyük paralar aldığını ortaya çıkmıştı.
Hamaney’in İran’ın "nefes alması" için Taliban ve Saddam’ın devrilmesine yardım etmesi İran kültürü açısından şaşılacak bir durum değildi. Sünniliğin yok olması için düşmanla değil yatağı girmek çok daha ötesi Şii takiyyesinin iman esaslarından bile sayılabilir.
Kürt kökenli Tümgeneral Fawzi el-Barzanji, sessizliğini bozarak 16 Mart 1988’de Halepçe’de yaşanan katliamı şu cümlelerle anlattı: “Halepçe’yi bombalayan İran’dır. Bombalama, Celal Talabani’ye bağlı güçlerle doğrudan koordinasyon ile gerçekleşti. Şehit sayısı propagandaya dönüştürüldüğü gibi 5000 değil 145’tir.” Buna yönelik bir teyit de eski bir CIA görevinden geldi: "1987'de İran mollalarının bombalaması sonucu Halepçe’de binlerce Kürt'ün öldü.”
Şİİ HİLALİ VE SÜNNİ AVI
Hamaney’in Filistin davasına sahip çıkma ve Hamas’a destek politikasının ardında çok ince bir strateji yatar.
Bir Arap kanalının İran’ın Hamas’a desteği hakkındaki sorusuna Hamas Hamas eski Başkanı Halid Meşal şöyle cevap veriyor: “İran, sırf Sünnilere şirin görünmek için Hamas'ı destekliyor. Tabii bir de bizi Batıya karşı ellerinde tuttukları bir müzakere kozu olarak görüyorlar. İran açısından bunun iki bedeli/faydası var var: Birincisi: İran, Filistinli Sünni bir grubu desteklediğinde, çoğunluğu Sünni olan Arap dünyasındaki imajını parlatıyor, kendini temize çekiyor. İkincisi; İran, Batı'ya dönüp koz olarak şunu diyebiliyor: ‘Bizim Hamas ile ilişkilerimiz çok sağlam. Filistin cephesinden ne istiyorsanız, biz hallederiz.’”
Görülüyor ki, kendi liderlerini ve Hamas liderini bile korumaktan aciz olan İran’ın Hamas’a verdiğini iddia ettiği desteğin amacı Sünni dünyayı av yapmak. Kabul edilmelidir ki bu hususta da hayli başarılı.
Şii hilali peşinde koşan ve bu sebeple her yeri ateşe veren veya verdiren Hamaney dolayısıyla da İran’ın asıl amacı "Şii Hilali" suçlamasından kaçınmak içinde "Direniş Ekseni" adlı tezle ortaya çıkmıştır. Şii ekseni veya hilali; İran (Şii), Suriye (Nusayri/Baas), Lübnan-Hizbullah (Şii) ve Husiler (Zeydi)den oluşur ve Filistinli grupları bu çatıya dahilmiş gibi gösterilir. Kurnaz Hamaney, bu eksenin "anti-siyonist” ve “anti-emperyalist" olduğunu ileri sürerek bir başka av yapmaya çalışır. Ayrıca onlar için Kerbela varken Mescid-i Aksâ’nın hiçbir ehemmiyeti de yoktur. Hatta Sünnilerin elinde olacağına yahudilerde olması onlar için daha iyidir.
Hamaney’in asıl amacı ise sokaktaki Sünni adama hitap ederek onun aklını çelme ve avlamaktır.
Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır, BAE gibi devletçiklerin israille normalleşme veya işbirliği adımları yahut da Filistin davasındaki suskunluklarını gole çevirerek Sünni halkların gözünde meşruiyet kazanmayı hedeflemiştir. Bu sayede İran, Hamas’ın her başarısını kendi hanesine yazmayı da becermiştir.
Şİİ MİSYONERLİĞİ
Şiilerin müşrik ve kafirleri Müslüman kılmak için bir çabaları yoktur. Asıl çabaları müşriklerden daha aşağı gördükleri Sünnileri Şiileştirmek en büyük öncelikleridir. Çünkü Hz Ebubekir (r.a.)’den bu yana en büyük düşmanları Ehli Sünnettir. Unutmadan belirtelim ki Ehli Sünnet bir mezhep değil Rasülullah (a.s.v.)’ın yoludur.
Bunun için İran, başta Afrika, Türkiye, Endonezya, Malezya gibi ülkelerden pek çok gence kendi vatandaşlarına sağlamaktan imtina ettiği imkanlar sunarak Kum’a getirerek Şiileştirir. Devşirdiği ve ülkelerine gönderdiği bu kimseleri ise “yumuşak güç” olarak tanımlar.
Sünnilikten çıkıp Şii olmayı ihtida olarak görür. "Yeni Şii" kazanmak veya üretmek için en çok çalıştığı ülkelerin başında Afrika’nın en büyük ülkelerinden olan Nijerya gelir.
1980 öncesinde Nijerya'da neredeyse hiç Şii yoktur. Şii Kaynaklarına göre bugün Nijerya’daki Şii sayısı 10’dan fazla. Pew Research ve benzeri kuruluşların araştırmalarına göre ise 100 milyon Müslümanın yaşadığı Nijerya’da nüfusun yaklaşık yüzde 3 veya 5’i Şiileştirilmiştir. Bu da en az 3 ila 5 milyon kişiye tekabül eder.
İbrahim Zakzaki liderliğindeki "Nijerya İslâmî Hareketi”, para ve başka imkanlarla devşirilerek Şiileştirilmişti. Zakzaki, Hamaney’e bağlılığını bildirmiş ve milyonlarca Nijeryalı Sünni’nin Şiiliğe geçmesini sağlamıştır.
El-Mustafa Üniversitesi İran’ın küresel eğitim ağının en mühim ayağıdır. Burada Şiileştirilen yabancılar kendi ülkelerine hem Şii misyoneri olarak gönderilmekte hem de İran istihbarınca kullanılmaktadır.
İran’daki 1979’daki rejim değişikliği ile Türkiye’de de bir sempatizan grubu oluşmuş idi. Türk devleti bunu bir tehdit olarak görürken, İran ise fırsata çevirerek bunların bir bölümünü devşirmiştir. Bu devşirme artık ikinci üçüncü nesille devam etmektedir. Mesela Tahran’da bir Sünni’nin nefes alması bile imkansız iken sadece İstanbul’da İran ve Şiilik propagandası yapan 4-5 adet televizyon kanalı vardır.
Türkiye’de sadece Sünnileri değil Alevileri dönüştürmek için var gücü ile çalışmaktalar. Bizim Türk olarak görüp kucak açtığımız ve bize rejimin aleyhinde konuşan bir İranlı pekâlâ rejimin istihbaratçısı olabilir. Bizim Sünni zannettiğimiz bir gazeteci, bir yazar, bir bilmem ne pekâlâ kripto Şii ve İran’ın elemanı olabilir ve böylesi Türkiye’de çok fazladır. Şeytanın detaylarda gizlendiğini ve ‘
Kur’an bize yeter’ diyen yapıların Batı ile beraber İran tarafından da finanse edildiklerini de akıldan çıkarmamak gerekiyor.
ŞİİLİK İHRACINDA KULLANILAN BAZI ARAÇLAR:
SAVUNMA HATTINI UZAĞA KURMAK
Hamaney’in Hizbullah’ı kurdurup desteklemesi, israili kendinden uzak tutmaya çalışmak idi. Hamas veya benzerlerine destek veya destek görüntüsü vermekteki gayede aynı şekilde İran’ı savunma hattını sınırlarının binlerce kilometre ötesine taşımaktı. Bu bir zamana kadar işe yarasa da artık işe yaramamaktadır.
Irak ve Afganistan’ın işgalinde ABD’ye yardım etmesi, Kırım ve Karabağ’ın işgalinde işgalcilere destek vermesi, Türkiye’ye yönelik PKK’ya destek sunması, Pakistan-Hindistan gerilimlerinde Hindistan tarafını tutması, Yemen’i parçalatması, Suriye rejimini akakta tutmak için Sünni dünyayı tümüyle karşısına alması, son olarak da Körfez ülkelerini bombalaması İran’a nefes aldırma numarasıydı ki evdeki hesap çarşıya uymadı.
“Sünni dostu” maskesi İran’ın cebinde tuttuğu savunma, yayılma stratejisinin en mühim araçlarındandı. Hizbullah, Husiler, Haçlı Şabi gibi vekil güçlerle çevreyi ateşe vermek İran’a nefes aldırsa da pek işe yaramadığı ortada. Ayrıca Sünni halkların çoğunluğunun nefretini daha da artırdı.
‘TAKİYYE VE GÜVEN BUNALIMI
Şiilik ve İran söz konusu olduğundan herkesin aklına evvelen takiyye gelir ki bu başlı başına bir güvensizlik nişanesidir. Şii dünyasından ve özellikle de İran rejiminden gelen vahdet, birlik, dayanışma gibi çağrılar bunun bir takiyye olduğu şüphesine iter ve bu zan hemen her zaman da doğru çıkar. Çünkü takiyye Şia’nın inanç esaslarını başında gelir. Özellikle de Sünni dünyaya yönelik.
Son savaşta Ali Laracani’nin Şiilerce uydurulmuş ve sıkıştıklarında kullandıkları uydurma hadis üzerinden “Müslüman’a yardım” çağrısı ise hiçbir karşılık görmedi.
TÜRKİYE’DEKİ İRAN
İran rejiminin bir devrim İrancı için tüm araçları kullandığını bilmeyen yoktur. “1979 ruhu” dedikleri ve bunun İslam dünyasının tamamına sevki Humeyni’den sonra Hamaney’in de ilk hedefiydi. Çevre ülkeler başta olmak üzere İslam dünyası ile İran arasındaki gerilim ve güvensizliğin ana kaynağı ise bir ihraç aşkı olageldi.
Hamaney "mezhepçiliğe karşıyım" dese de, sahadaki Hamas hariç tüm müttefiklerinin Şii olması, mücadelesini hep Sünni coğrafyalarda yürütmesi, mezhepçiliğin kitabını yazmaları ve icracıları olmaları vahdet çağrılarının bir Truva Atı olduğu inancını hep diri tuttu.
Şii yazarların kitaplarını Türkçeleştirilmesine sağlanan destekler, Türkiye’den Kum gibi merkezlere talebe götürülmesi, Türkiye’deki Caferi (Şii) vatandaşlar üzerinde nüfuz kurmak için dernekler, camiler ve yayınevleri aracılığıyla faaliyet yürütmesi, Sünni gözüken bazı medya, dernek, ticârî işletme, kişileri finanse etmek, Wikipedia gibi yayın organlarında İslam dünyasının özellikle de Türk seçkinleri ve tüm birikimlerini İranlı ve İran mirası gibi takdim ettirmesi gibi pek çok gibi pek çok aracı Türkiye’ye yönelik kullanmıştır. Türk siyasetinin sıkacak yaklaşımını ise hiçbir zaman aynı samimiyetle karşılamamıştır.
HAMANEY'İN KİŞİLİĞİ VE HAYATI
28 Şubatta öldürülen Hamaney’in kim olduğundan ziyade neler yaptığı ve nasıl yaşadığı da ehemmiyet arz ediyor. Tıpkı Boris Jansen gibi bir kişinin kökenlerinde Türklük olması onun Türk dostu olduğunu göstermez.
Hamaney İran’ın ve Şii dünyasının mutlak otoriteydi. O otorite artık oğluna miras. Hamaney, “dindar” ve “mütevazı” bir porte gibi sunuldu. Onunla ilgili yazılanlara göre pek tebessüm etmeyen sert mizaca rağmen şiire, edebiyata ve müziğe ilgi duyuyordu. Sertti, katıydı, inatçıydı fakat sabırlıydı. 1981’deki suikasttan sağ çıkması nedeniyle “yaşayan şehid” unvanı verilmişti.
Katı mezhepçi olmasına rağmen aşırı politik kişiliyle sanki değilmiş gibi sunmak istedi ama bunu başaramadı. Onun zamanında demek ne kadar doğru olur ki zaten 1979’dan bu yana onun zamanıydı ama yine de onun zamanında halk yiyecek ekmeğe muhtaç hale gelirken, Devrim Muhafızları (DMO)’ sadece askeri bir güç değil aynı zamanda devasa bir ekonomik imparatorluğa dönüştü. Ordu İran’ı, DMO ise rejimi ve Hamaney’i korumaya matuf sadık yapılar olarak inşa edildi. Ancak aynı DMO Hamaney’i bile koruyamadı.
HAMANEY’İN HATALARI
İran devrimin tarihi bir Hamaney tarihinden ibaretti. “Direniş Ekseni” adıyla yürüttüğü vekalet savaşları, uzlaşmaz kişiliği, takiyyeciliği, halkın refahını ciddiye almayışı, genç kuşakları önemsemeyişi, uzlaşmaz tutumu, vetoları, otoriterliği, yerine oğlunu bırakmak için giriştiği mücadele ve operasyonlar ve yukarıda zikredilen başkaca unsurlar unun hata veya günah galerisi arasından bazılarıydı.
Şiiler ve rejim açısında başarısızlığı ise İslam dünyasını Şiileştirmeyi başaramaması, İran’ı herkese herkesle hasım yapmasıdır.
İRAN REJİMİ NEYİN ÜRÜNÜYDÜ?
İran ile Batı (özellikle ABD) arasındaki gerilimin bir tür "danışıklı dövüş" olduğunu savunanlar az değildir.
Şii İran rejiminin nasıl gerçekleştiği derin bir mesele. Dönemin “yeşil kuşak” projelerinin havada uçuştuğu bir zaman olduğunu akıldan çıkarmamak gerek.
İran Şahı M. Rıza Pehlevi, 70'lerin sonunda fazla güçlenmiş, petrol fiyatlarını artırması, Batı için tehdit olarak görülmüştü. İngiliz valisi Körfez monarşilerin Amerika’ya biat ve devrinin tam olarak sağlanması gerekiyordu.
Karıştır, korkut, böl, yönet stratejisi, Sünniler ve Körfez’in başında boza pişirecek bir güçlü Şii rejimi ve birbirlerine karşı silahlandırılması, israille ilişki geliştirilmesi, bölünmüş ve iç çekişmeye sevk edilmiş bir İslam dünyası, Sünni-Şii kavga ve fitnesinin kaşınması vs..
Muhtemeldir ki İran Devrimi'nin başlangıçta Batı tarafından "Şah'ı terbiye etmek" veya "Sovyetleri durdurmak" için bir araç olarak kurgulanmıştı. Hamaney liderliğindeki İran, zamanla bu kurgunun dışına çıkarak kendi Pers İmparatorluğunu inşaya kalkışması kurgu sahiplerini de “tedirgin” etti. Belki de biz tedirgin etti zannediyoruz. Kim bilir belki de İran-Irak Savaşı da kurguyu kontrol altına alma çabası.
Askeri olarak güçlü Irak’a karşı Amerika’nın israil üzerinden İran’a silah satması… Evet evet akıl dışı bir durum gibi gelebilir ama öyle değil. İran ile israilin arasındaki ticaret İran-Irak savaşı ile de sınırlı kalmayıp aralıksız devam etti. İran’ın ABD ve israili şeytan ilan ederek halkını konsolide etmesi, ABD ve israil ile Batı’nın, "İran tehdidi" söylemiyle Orta Doğu’daki üslerini ve silah ticaretini sürdürmesi.
Netice itibariyle İran rejimi İslam dünyası ve Batı’ya ne kazandırdı ne kaybettirdi diye baktığımızda kurgu ayan beyan görülüyor.
Siz buna ABD’nin İran'a uyguladığı resmi ambargoya rağmen, israil aracılığıyla İran'a gizlice tanksavar (TOW) ve uçaksavar füzeleri satmasını, Sami Over’in gemileriyle süreklilik arz eden ticari ve askeri ilişkiler, İran üzerinden Irak’ın zayıflatılmasını, Yemen’in bölünmesini, Lübnan’ın tarumar edilmesini, Irak’ın düşüşünü, Körfez’in trilyon dolarların ABD’ye akışını, İran halkının sefalete sürüklenmesini, Şii yayılmacılığını, bölgede israil ve İran’ın nükleelerine göz yumulmasını ve sonrada İran nükleeri üzerinde oyunlar düzenlenmesini, Irak’ın bölünmesini ve çok daha fazlasını… Ve de 2025’deki ve halen süren savaşın kontrollü gerginlik seviyesinde sürdürülmesi ve Körfez’in tahrip ettirilmesi…
YENİ HAMANEY Mİ ESKİ HAMANEY Mİ?
Baba Hamaney öldüğüne yerine tamda babanın arzu ettiği gibi oğul Hamaney geldiğine göre İran’ın siyaseti değişir mi? Sözü daha fazla uzatmaya hacet yok. Dünya değişir ama takiyyinin dozu ve şekli hariç Şii İran değişmez.
ASABEYİDEN ASABİYEYE FARK VAR MI?
Tarih iyi incelenirse devletler, kavimler, medeniyetler ve inançların hep iç ve dış asabiyeler sebebiyle yıkıldığı görülür. Bugün İran ve israil hem iç hem de dış asabiye ile karşı karşıya. İki rejim içinde tarihin sonu pek uzak değil.
ŞİİLİK VE EHLİ SNNET NEDEN UYUŞMAZ?
Kimse kimseyi aldatmasın ki Şiilik ve Ehli Sünnet arasındaki uyuşmazlık hiç bir şartta bir araya gelinemeyecek kadar derindir. Mesela basit bir siyasi anlaşmazlık veya fıkhî bir ihtilaf değildir. Ayrılıklar derin ve kapanması imkansız şeylerdir. Bu ayrılık; akide, hukuk, tarihe bakış ve dinin kaynaklarına dek derin ve sarsıcıdır.
OTORİTE
Ehli Sünnet otoriteyi siyasi bir makam olan
hilafet olarak görürken, Şia Kur'an'ın bâtınî (gizli) mânâlarına vâkıf, “
günahsız/mâsum”, bir ruhânî bir “
otorite/imamet” olarak görür.
SAHABEYE BAKIŞ
Ehli Sünnet bütün sahabeleri “âdil” olarak kabul edip ve hepsine hürmet eder. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman, Hz Ali arasında hiçbir ayrım ve fark gözetilmez. Şia ise sahabenin büyük çoğunluğunun, Hz. Peygamber (a.s.v.)'in ahirete irtihalinden sonra Hz. Ali'nin hakkını gasbederek dinden saptığına veya en hafif ifadeyle hata yaptığını iddia eder.
İsnaaşeriyye (On İki İmam Şiiliği - İran ve Irak), İsmailiyye (Yedi İmam Şiiliği), Gulat-ı Şia, Ehli Sünnetin "Tüm sahabe âdildir" prensibini reddeder.
Sünnilere yakın davrananların sayısı son derece az olup çoğu kez Yemen’deki Zeydilerle sınırlıdır. Bazıları da Sünnilerle iyi geçinmek için takiyye için böyle davranır. Zeydiler, Hz. Ali’nin en efdal olduğuna inanmakla birlikte, diğerlerinin mefdul (ikinci derece uygun) olduğunu hilafetinin de meşru olduğunu söylerler.
DÎNÎ KAYNAKLARA YAKLAŞIM
Temelde iki tarafta Kur’an’ı esas alsa da pek çok Şii grup Kur’an-ı Kerim’in Hz Ebubekir taraftarlarınca yani sahabe tarafından tahrif edildiği şirkine düşerler. Ehli Sünnet; Buhârî, Müslim, Tirmîzî, Ebu Davud gibi kaynaklara esas alırken, Şiiler bu kaynaklardaki Hadislerin çoğunu reddeder ve sade Ehl-i Beyt kanalıyla geldiğini iddia ettikleri en hadisleri kabul ederler. Zeydi âlimleri, Sünni hadis kaynaklarının büyük bir kısmını ise muteber kabul ederler.
Şiilere göre Ayetullahlar “yaşayan müçtehit”tirler bunların dini yeniden yorumlama yetkisi vardır. Ehli Sünnet ise bu meselede de hiçbir benzerlik taşımaz.
İSLAM TARİHİNE BAKIŞ FARKI
Tarih Şiiler için farklı Ehli Sünnet için farklı akar. Ehli Sünnet, Hz Ebubekir ve sonrasındaki tüm devletleri ehli hak olarak görür, hürmet eder. Özellikle Hulefâ-yi Râşidîn konusunda asla menfi cümle kurmaz. İslam’ın yayılışını, zaferlerini ve fetihleri Hulefâ-yi Râşidîn, Emevi, Abbâsî, Selçuklu, Memlük, Osmanlı vs gibi hepsinin Müslümanların başarı ve ders alınacak mâzileri olarak görür.
Şiilik Hz Ali hariç Hulefâ-yi Râşidîn’i reddeder. Hz Ali, Hz Muaviye, Hz Hasan, Hz Hüseyin arasındaki meseleleri siyasi yaklaşım farkı olarak görür ve hiç biri hakkında menfi bir cümle kurup hadsizlik etmez.
Bu şartlarda bir vahdet kıyamete dek imkansızdır.
“HZ FATIMA’YA VAHİY GELMİŞ”
İran rejiminin kurucusu Humeyni halka yaptığı bir hitapta şöyle diyor: “
Hz Fatıma, Babasından 75 gün sonra vefat etti. Bu zaman içinde üzüntüden bitkin düşmüştü. Cibril-i Emin Fatıma'ya hizmet için her gün geldi. Cibril, Fatıma'ya gelecek hâdiseleri anlattı. Gaybın bilgisini verdi. Çocuklarının başına gelecekleri söyledi. Ali'de her şeyi yazdı çünkü onun vahiy katibiydi. 75 gün boyunca Ali, Fatıma'ya gelen vahyi tıpkı Peygambere inen vahyi yazdığı gibi yazdı…”
Vallahi Cibril-i Emin de Hz Fatıma (r.a.) annemiz de, Hz Ali (k.v.) Efendimizde Humeyni’nin bir İslam itikadına aykırı uydurma ve iftiralardan beridir ve kıyamet günü davacı olacaktır.
Şİİ İNANCI İLE YAHUDİ İNANCI ARASINDAKİ BENZERLİKLER
İki düşman gibi duran Şii inancı ile yahudi inancı arasındaki benzerlikler, dinler tarihi ve özellikle Ignáz Goldziher gibi isimlerin sıkça üzerinde durduğu bir husustur. Bu iki inancın en belirgin benzerliği ise “seçilmişlik” ve “otorite” iddialarıdır.
Görülüyor ki her iki inanç da ‘azınlık’ ve ‘zulme uğramışlık’ takıntısıyla şekillenmiş bir inanç söz konusudur. Her iki grupta da ‘gaib bir kurtarıcı’ bekler ve katı bir kimlik dayatmasına sahiptirler.
Yahudi Abdullah bin Sebe ile Müslümanların bir bölümünü yahudi Pavlus ise Hıristiyanlığı yoğurmuş ve doğurmuştur. Elbette iki inanç farklıdır ve birbirinden nefret eder. Ancak yapı arasındaki benzerlik çok dikkat çekicidir.