Bu makale Gerçek Hayat Dergisinin 1125. Şubat 2026 sayısında neşredilmiştir.
Gazze, Afrika ile Asya’yı hatta Avrupa’yı birbirine bağlayan hattın en mühim noktasıdır. Arap yarımadası ile Akdeniz arasında da bir köprü. Bu ve benzeri sebeplerle stratejik bir
sınır ve ticaret şehri olagelmiştir. Bundan dolayıdır ki sürekli olarak büyük imparatorlukların ele geçirmek veya elde tutmak için yarıştıkları bir yer olagelmiştir.
İslam öncesinde Pers, Mısır, Mezopotamya, Roma etkilerinden büyük izler taşıdı. MS 7. yüzyılda İslam fetihleriyle yeni bir döneme girdi. 630’lu yıllarda İslam orduları tarafından fethedildi.
Hz. Peygamber (a.s.v.)’ın büyük dedesi
Haşim bin Abdümenâf, bir ticaret seferi sırasında Gazze’de ahirete irtihal etmiş ve buraya defnedilmişti. Bu sebeple şehir, İslâmî kaynaklarda ‘
Gazzetül Haşim’ olarak da anılır.
Gazze 634’de Amr bin el-As (r.a.) komutasındaki İslam ordusu tarafından fethedilerek İslam şehri hâline getirilir. Bu fetihle birlikte Gazze’nin de
altın çağı başlamış olur.
İmam Şafi (r.a.) hazretleri de M. 767 yılında Gazze’de doğar. İmam Şafi hazretlerinin bir diğer özelliği de baba tarafından soyu Hz. Peygamber’in dördüncü kuşaktan dedesi Abdümenâf ile birleşmesidir. Bu da şehrin başka bir itibar elde etmesini de sağlar.
634-1100 tarihleri arasında Müslümanların elinde kalan Gazze, tarihinde görülmemiş bir refah yaşar. Emevi ve Abbasi döneminde Gazze, Akdeniz ticaretinin parlayan yıldızı olur.
878’de Abbasilerden sonra şehir, 868’de Mısır’da
Tolunoğlu Ahmed tarafından kurulan Türk devletinin eline geçer. Tolun Oğulları devleti Mısır’dan Filistin’e ve Adana-Tarsus’a dek uzanan hatta hüküm sürmeye başladı ve dolayısıyla bölge ilk kez Müslüman Türk hakimiyetine girdi.
Tolunoğlu Devletinin ömrü uzun sürmez. Onların yerini yine bir Türk devleti olan ve Fergana Türklerinden Muhammed Bin Togaç’ın kurduğu Akşitler (İhşîdîler) Devleti alır.
Akşitlerin en mühim özelliği Mısır, Gazze, Kudüs, Şam ve Hicaz’ı eline alan ilk Türk devleti olmasıydı. Bu daha sonra Memlükler ve Osmanlılara nasip olacak bir imtiyazdı.
Bölge, geçiş ve Akdeniz’in incisi mahiyetinde olması nedeniyle sürekli güçler mücadelesine sahne olmuştur. Tolunoğlu’nun yıkılışı ile oluşan boşlukta Gazze halkı da büyük bir mağduriyet yaşamış ve Akşitlerin bölgeye hâkim olmasıyla bu son bulmuştur. Ancak azgın ve sapkın Fatımiler bölgede yeni kargaşalar oluşmasına sebebiyet vermiştir.
Zira Akşitlerin düşmanı Haçlılar değil, kurucusu bir yahudi olan Fatımiler idi. Bu Müslüman kılıklı ifsad yapı, Akşitler devletini sona erdirerek Gazze, Kudüs vb toprakları ele geçirdi.
Hâşim b. Abdümenâf ve Gazze
Rasülullah (a.s.v.)’ın büyük dedesi
Hz. Hâşim b. Abdümenâf’ın asıl adı
Amr olup Mekke’de kıtlığın hüküm sürdüğü bir yıl Suriye’den getirdiği ekmekleri kırarak et suyu ile çorba yapıp hacılara dağıttığı için kıran, ufaltan mânâsında “
Hâşim” lakabıyla meşhur olmuştur.
Kureyş kabilesi adına Sâsânîler, Himyerîler, Habeşîler ve diğer bazı devlet ve kabilelerle ticârî ve diplomatik ilişkiler kuran Hâşim, Bizans İmparatoru I. Leon ve Gassânî melikiyle anlaşarak ülkelerine Kureyşlilerin serbestçe ticarî seyahat yapabilmelerini sağlar.
Bu sayede Kureyş Mekke’si büyük bir ticârî imtiyaz elde eder. Kendisi de Yemen, Habeşistan, Suriye ve Anadolu’ya kadar giderek ticaret ile iştigal eder. Kureyş içindeki çekişmeleri de hâl yoluna koyarak
rifâde (hacıların karınlarını doyurma) ve
sikāye (su ihtiyaçlarını giderme) görevlerini de üstlenir. Ayrıca hac ibadetiyle ilgili bazı düzenlemeler yapar.
Hâşim, ticarî bir seyahat için Suriye’ye giderken Yesrib’de (Medine) Neccâroğulları’ndan Amr b. Zeyd b. Lebîd’in misafiri olur ve hem babasının hem de kendisinin dostu olan Amr’ın kızı Selmâ ile izdivaç yapar. Bu evlilikten Rasülullah (a.s.v.) dedesi Şeybe (Abdülmuttalib) dünyaya gelir. Dolayısıyla Hz. Abdülmuttalib’in babası, Hz. Abdullah’ın ise dedesidir. Cömertliği, adâleti, diplomatik ilişki kurma kabiliyeti ve hitabet yeteneğiyle "
Kureyş’in Seyyid’i” (efendisi) olarak kabul edilirdi.
Hz. Hâşim, ticaret maksadıyla Suriye’ye giderken 497 veya 510 senelerinde veya bu aralıkta bir yılda Gazze’de hastalanıp orada ahirete irtihal edince oraya defnedilir.
Bugün Gazze'nin Eski Şehir (el-Derec) bölgesinde onun adına bir cami ve türbe bulunur. Bu yapı, Gazze’nin en mühim tarihi sembollerinden biridir. Şehrin bu yüzden ‘
Gazzetü Haşim’ adıyla anılması, Gazzeliler için büyük bir şeref kaynağıdır.
Yiğitler dönemi
‘Haçlı Seferleri’ olarak anılan azgın ve haydut Haçlıların saldırılarından nasibini alan Gazze 1100’de Fatımilerin işgalinde Haçlı işgalcilerinin eline geçer. Şehir tepeden tırnağa yıkıma uğrar. Tıpkı bugün olduğu üzere Gazze’nin düşmesi Kudüs’ün düşmesi mânâsına geliyordu ve öyle de oldu. Haçlılar Gazze’yi stratejik bir üsse dönüştürdü.
Selahaddin Eyyubi (r.a.) komutasındaki İslam Ordusu 1187’deki Hıttin Savaşı’nı kazanarak şehri yeniden hürriyetine kavuşturdu ise de şehir birkaç kez daha Haçlılarla Eyyübiler arasında geçici el değiştirmeleri yaşadı. Nihayetinde Eyyübilerde kaldı.
Abbasi Devletinin kurulmasında en büyük pay Türklere aitti ve bu onlara büyük imtiyazlar sağlamıştı. Ordu içindeki imtiyaz, muhtelif valilikler elde etmelerini de sağlamıştı. Tolunoğlu Ahmet, Muhammed Togaç ve Nureddin Zengi en belirgin örnekleridir.
Bir Türk devleti olan Eyyübi Devletinin sultanı Salih’in vefatı üzerine hanımı Şecer-üd-Dürr, kocasının azatlı kölesi ve komutanlarından olan Muizzuddin El-Mansur Aybeg ile evlenmiş ve tahtı Muizzuddin’e bırakmış ve bu kez de bölgenin hâkim unsuru olan Memlük / Kölemen Devleti ortaya çıkmıştır. Memlûkler ise çoğu başta Kuman-Kıpçak olmak üzere Türk halklarından meydana geliyordu.
Her ne kadar Moğol baskısı sözkonusu olsa da Hicaz, Şam, Kudüs ve Gazze artık Memlük’ün himayesindeki huzur devresine girer.
10 Şubat 1258'de Bağdat şehrini istila edip Halife Mustasım Billah'ı idam eden Hülagû'nun komutasındaki Moğol Orduları, Suriye'ye ilerler. 1260 yılı başında Hülagu, Memlûk Sultanı Kutuz'un kendisine tâbi olması için bir elçilik heyeti gönderir. Elçiler beraberinde Hülagu'dan tehdit dolu bir mektup da getirir. Sinirlenen Sultan Kutuz, Hülagu'nun terbiyesiz elçilerini idam eder.
MOĞOL’UN ERMENİ VE GÜRCÜ YARDIMCILARI
Sultan Kutuz, Ermeni ve Gürcülerle takviye edilmiş Moğol ordusunu Filistin'deki Ayn Calut mevkiinde karşılar. Çetin savaş sonrasında 26 Ramazan 658 Cuma günü (3 Eylül 1260) Memlük İslam Ordusu, kâfir Moğol’a tarihi bir ders vererek belini kırar. Neticesinde Kudüs ve Gazze işgale uğramaktan kurtulmakla kalmayıp, Moğolların Levant'tan çekilmesi sağlanır. Bölgenin Osmanlı’ya dek Memlûk Devleti'nde kalması sağlanmış olur.

Memlükler döneminde Gazze, Şam eyaletine bağlı bir vilayet merkezine dönüştürülür. Azgın, sapık, vahşi, iblisin çocuğu siyonistler yıkıma uğratsa da Gazze'deki Ulu Cami (diğer adıyla el-Ömerî) gibi pek çok tarihi yapı Memlük Türk’ünün mirasıdır.
Yavuz Sultan Selim'in 1516’daki Mısır seferiyle birlikte Gazze tam 400 sene sürecek olan Osmanlı idaresine girer ve yine üçüncü huzur dönemini yaşamaya başlar.
Gazze 16. ve 17. yüzyıllarda Gazzeli Rıdvan ailesi tarafından yönetildi. Bu dönemde şehir; camiler, hanlar ve hamamlarla donatıldı. 1799'da Napolyon, Mısır'dan Filistin'e geçerken Gazze'yi işgal etti ancak Akka'da durdurulunca şehri terk etmek zorunda kaldı.
Ve şehir bölge ile birlikte 1917’de İngiliz işgaline uğradı. Bu dönemde Gazze’yi ayrıcalıklı kılan şey ise 1. Cihan Harbinde Gazze Cephesi’nin destansı direnişiydi. Tarihçiler ‘Osmanlı'nın en sert direniş gösterdiği yerlerden biri Gazze’ydi’ diye not eder.
İngiliz Mandasının 1948’de sona ermesiyle şehir, Mısır idaresine geçer. israilin kuruluşu sonrası Gazze, 1967'ye kadar Mısır'ın kontrolünde kaldı. 1967 Altı Gün Savaşı ile İsrail işgaline uğrayan Gazze, 1994 Oslo Anlaşmasının bir neticesi olarak 2005’te Filistin’e bırakılır. 2007'de ise Hamas yönetimine geçer.
‘GAZZE OKULU’ DEVAM EDECEK
İslam tarihi boyunca sadece askerî bir kale olmayan Gazze, aynı zamanda "
Gazze Okulu" olarak adlandırılacak bir geleneğin de oluşmasını sağlar. Gazze İslam tarihi boyunca ilim ve ticaretin harmanlandığı bir liman şehri kimliğini hiçbir zaman kaybetmez.
Bugün de bölge halkının direniş ve ilim aşkı herkesi hayran bırakıyor. Osmanlı bu şehri bir üs yaptı ve ruhunu hep diri tuttu.
865’den bu yana kısa aralıklar dışında bir Türk yurdu olan Gazze’nin sadece Filistinli Araplardan oluştuğu kimse tarafından söyleyemez. İran’da siyonistlerce şehid edilen İsmail Haniye gibi pek çok yiğit ve bölge halkı aslen Türk idi.
Filistin halkındaki direniş ruhunun büyük ölçüde Müslüman Türk ruhundan kaynaklandığı tarihi ve fıtrî bir gerçektir. Biz Anadolu Müslümanları, tarihimizi ve bölge halklarını yeterince bilmeyince kendimizi Anadolu’da kıstırılmış bir topluluktan ibaret sanıyoruz. Bugün Güney Afrika’daki Ebubekir Efendinin torunlarından tutun da Afrika’nın ortasından Avrupa’nın ortasına, Rusya’nın yüzde 80’den fazlasından tutun da Hindistan’ın kalbine, Pekin’den Hicaz’a dek her yerin Türk yurdu olduğu veya kaldığı ve buralarda hâlâ Türk ruhunun olduğunu asla akıldan çıkarmamak gerek.
Gazze’nin direniş kaynağında Tolunoğlu Ahmet, Muhammed Togaç, Nureddin Zengi, Selahaddin Eyyubî, Seyfeddin Kutuz, Muizzuddin Aybeg, Baybars, Tomanbay, Yavuz Sultan Selim, Abdülhamid ruhunun olduğu muhakkaktır.
Trump, netanyahu veya başka bir zâlim ne yaparsa yapsın bu ruhu öldüremez veya sindiremez. Bu ruh çok kez küllerinden dirilmişse yine dirilir, yine hürriyet meşalesini yakar ve o pek uzak değil!
Ey Kafir! Mekke’yı bırak sana artık hiçbir yerde hayat yok!
Fanatik ve azılı bir siyonist yazar olan Dennis Avi Lipkin, “
Mekke'ye Dönüş” adlı kitabında şu ibretlik cümleleri yazıyor:
"Bir Müslüman dinini kolay kolay terk etmez. Müslümanların kalbine sinsice, yılan gibi yaklaşın. Cerrahların yaptığı gibi, karnını açmadan önce uyuşturulmalı; arzulara boğulmalı ve içgüdüleri serbest bırakılmalı, ta ki hiçbir şeye yaramayan, şekil bozukluğuna uğramış bir varlığa dönüşene kadar.
Büyük İsrail'in sınırları Ürdün Nehri kıyılarında bitmiyor. Mekke, Medine ve Sina Dağı, geri kazanılması gereken yahudi mirasının parçalarıdır ve Mekke'yi kontrol etmek, İslam'ın belini tamamen kırmanın anahtarıdır…”
Müslümanların asıl fark etmesi gereken şey, son itiraflarda ortaya konulduğu üzere meselenin sadece Gazze olmadığıdır. Gazze bir atlama tahtası. Gazze’yi alan soysuzun; Sina’yı, Ürdün’ü, Medine-i Münevvere’yi, Mekke-i Mükerreme’yi de isteyeceği... Batı Şeria’yı yuttuğunda Lübnan’ı, Suriye’yi, İran’ı, Irak’ı ve Anadolu’yu da isteyeceğini bilmeyen ahmaktır. Günümüz Müslümanlarının gözünü bu gerçekler de açmayacaksa ne açacak?
