Milliyet
Gazetesinde bugün çok düşündürücü bir araştırma yayınlandı. Araştırmanın
detaylarına girmeden şok edici özetle başlayalım yazımıza “Türk genci
de, Avrupalı akranları gibi para ve şöhret peşinde. Anı yaşıyor ve
markaya 'tapıyorlar'...” Evet bu özete katılmamak imkansız. Bir
akademisyenle karşılaştığım zaman özellikle bu konuyu açıp görüşlerini
almaya çalışıyorum. Hepsi aslında aynı dertten muzdarip. Gelecek kaygısı
taşıyan duyarlı insanlarda farklı düşünmüyorlar.
Millward Brown
isimli pazar araştırma şirketinin içinde Türkiye’nin de yer aldığı
araştırmasında Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, Almanya, Polonya, Çek
Cumhuriyeti, Macaristan ve Rusya'da 300 er üniversite öğrencisi ve
mezunu üzerinde yaptığı 'Avrupa Gençliği ve Markaları'
araştırması, gençlerin düşlerini para ve şöhretin süslediğini, evliliği
ancak 30 - 35'li yaşlarda düşünmeye başladıklarını gösteriyor.
Türkiye'deki gençler de 'Türk
gençliğinin sembolü ne?' sorusuna
'Televizyon' yanıtı
veriyorlar. Ne acı bir tablo. Tanzimat’la başlayan batılılaşma nihayet
sonuç birmiş gibi
gözüküyor.
Araştırma, Türk
gençliğinin Avrupalı yaşıtlarıyla benzer yaşam tarzlarını, hayalleri ve
korkuları paylaştığını yada bu özlemle yaşandığını ortaya koymakta.
Gençlerin 'marka gençliği' olmasında kimlerin suçu yok ki.
Devlet-millet kaynaşması ile yok
ettik bir gelecek neslimizi. Dün Avrupa acınacak
durumda idi şimdi bizim onlardan ne farkımız kaldı ki?
İstanbul Adli Tıp
Enstitüsü Fen Bilimleri Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ersi Abacı
Kalfoğlu,
Star
Gazetsi'nde yayınlanan demecinde kurumlarına yapılan babalık
testi müracaatının her 4
babadan biri gerçek baba olmadığını söylüyor. Türkiye’de
baba olmama oranı ile Avrupa oranın aynı olduğu söylemesi tüylerimizi
diken diken ediyor. Yani Avrupalı her yüz çocuğun yüzde 30’nun babası
belli değil Avrupalı Türkiye’de durumu da aynı. İşte tam burada
Efendimizin sözlerini hatırlatmak gerekiyor sanırım
''Kadınlarınızın
namuslu olmasını istiyorsanız başkalarının kadınlarına yan gözle
bakmayınız'' Yine Milliyet Gazetesinde bir başka araştırmada da
ülkemizde lise çağındaki genç kızların yüzde 40 dolayında bir oranının
gayri meşru bir ilişkiye girdiği bu oranın üniversite çağında yüzde
yetmişlere kadar tırmandığının görülmesi facianın ne boyutlara
geldiğinin açık bir göstergesidir.
Araştırmaya devam
edelim, Araştırma da ‘Türk gençliğinin Avrupalı yaşıtlarıyla benzer
yaşam tarzlarını, hayalleri ve korkuları paylaştığını da ortaya koydu.’
deniliyor. Şirketin Türkiye Genel Müdürü Betül Khan da,
"Gençler için vatandaş olmak değil,
tüketici olmak önemli. Dokunabildikleri,
faydalanabildikleri, kaliteli ve dürüst markaları tercih ediyorlar.
'Tüketiyorum, öyleyse varım'
dediklerini söylüyor.
Gençlerin kendi başlarına yaşamı olabildiğince geciktirdiklerini dile
getiren Khan, araştırmanın Türk gençleriyle ilgili bölümünü şöyle
yorumlamış: "Kendilerini güvende hissetmek istiyorlar. O yüzden
yemeklerini pişiren, yataklarını toplayan, harçlık veren ailelerini
bırakmak istemiyorlar, ama aynı zamanda özgürce dolaşıp eğlenebilmek
istiyorlar. Türk gençliğinde gelecek kaygısı yoğun. Çaresizliğin hâkim
olduğu bir gençlik söz konusu. Markalardan da, 'Kendimi ifade etmem için
bana yardımcı ol' talebinde bulunuyorlar.”
“Bedenleri ve
vücutları, onların markaları"
diyen Millward Brown Avrupa Kalitatif Araştırmalar Bölümü Başkanı Pepe
Martinez de, Türk ve Avrupalı gençlerin 'Anı yaşa' sloganıyla
hareket ederek zamanlarının büyük bölümünü monitör karşısında
geçirdiklerini ifade etti ve "Onlar için narsizm ve dış görünüş, içsel
değerlerden daha önemli" diyor.
Türk geçleri özetle
Avrupa'yı izliyorlar ve medyadan çok etkileniyorlarmış. Bunu anlamak
aslında zor değil. Ekranları kaplayan ‘…star’ vb. yarışmalardan anlamak
mümkün. Bir karış sakallı dedeler ve başörtülü neneler bile
yarışmacıların şecerelerini biliyor. Onlar için sevinip üzülebiliyor.
Bir çok evde tüm aile ekrana kilitlenmiş bunları izliyor.
Destekledikleri adaya gönderdikleri mesajlar ise cabası. Bunlar için
gözyaşı döken sözde İslamcı(!) bile tanıyorum ben.
Ama bunlar ne
Filistin’i ne Irak’ı ne de Afganistan’ı merak ediyorlar. Bunlara
hatırlatmak sanırım görevimiz. Allah’ın rahmetinin bolluğu kadar gazabı
da çetindir. Hatırlayın daha yakın biz zamanda
'Biri bizi gözetliyor’
programı gençleri zehirleyen Karahemet’in haline bir bakın. Peki işi
çığırandan çıkaran Uzan ne durumda? Sıranın diğerlerine gelmeyeceğini
kim garanti edebilir. Siz mukaddesatla alay ederseniz; o mukaddesatın
sahibi elbet burnunuzdan fitil fitil getirmesini bilir.
Bütün bunlar
AB’nin bizi Müslüman bir halka sahip olduğumuz için almadığı savlarının
da ne kadar geçersiz olduğunun açık bir ispatı değil mi? Vakıa ortada.
Sayıları çok azalan vicdan sahiplerine sesleniyorum.
Bu yol uçurum. Gelin hep birlikte
silkinip geri dönelim. Yoksasını düşünmek bile istemiyorum!
Bu felaketin aslı
sorumlusundan söz etmemeden yazımı bitirmek istemem kuşkusuz. Asıl
sorumlu Kapitalizm diyerek topu taca atmak istemem.
Asıl sorumlu içimizdeki kapitalist
dürtüler değil mi? Elbette o. Bunu hepimiz biliyoruz.
Bir derneğe üye olur musun dediğimiz de ‘üye olunca ne menfaatim olacak’
söylemi ve bildiğiniz diğer yüzlerce örnekte bunun açık ispatıdır. Her
şeyi menfaate endesklemiş bir Müslüman halk(!). Sahi, biz sizce de
Müslüman bir halk mıyız?