Buyurun
cenaze namazına!
İddianamede
sadece Ak Parti suçlanmıyor. Başörtüsü üzerinden suçlanan
kesimlerden biri de sivil toplum örgütleri. İsimleri
zikredilmeyen sivil toplum örgütleri şu şekilde suçlanıyor. “Partinin
bağlı kuruluşları gibi faaliyet gösteren bazı sivil toplum
kuruluşları siyasal İslam’ın tüm kamusal alana yayılmasının
temel hedefleri olduğunu ve bu yolda mücadele vereceklerini açık
açık ilan etmişlerdir. (30-31 Ocak ve 1-2 Şubat tarihli
Gazeteler)” Bir başka bölümde ise zan altında bırakmak bir
tarafa açıkça itham edilmektedir.
Başörtüsü
kadın özgürlüğünün önündeki engellerden biri olarak
tanımlanıyor. Hatta başörtüsünün ‘temel bir hak’ olarak
ele alınması eleştirilip, ‘türbanın toplumu topyekûn
teokratik bir düzene dönüştürecek karşı devrimin en önemli
anahtarı olduğu” iddia ediliyor ve ‘anti laik’ bir
talep olarak gösteriliyor. Başörtüsü ‘talepleri de bir hak
algısıyla ve yeni “mutabakat süreçleriyle” toplumun
gündemine taşındığı da iddia edilerek, MHP’ye de anayasa
değişiklik mutabakatı nedeniyle aba altından sopa gösteriliyor.
İddianamede
öğrencilerin sınavlara ‘çarşafla girmelerine
müsamaha gösterilmiş’ iddiasının delili sunulamıyor. Yeni
YÖK Başkanının, ‘anayasaya uyun’ çağrısı suç olarak
telakki edilirken, başörtüsü yasağının sivil toplumun ve
siyasetçilerin “insan hakkı ihlali olduğu” yönündeki
görüşleri de açıkça eleştiriliyor. Bununla da yetinmeyerek
başörtüsüne özgürlük talep eden sivil toplum örgütleri, Ak
Parti’nin çizgisinde olmakla itham edilerek şöyle deniliyor; “Adalet
ve Kalkınma Partisi çizgisindeki bazı sivil toplum örgütleri
türban yasağının kaldırılmasının sadece Yükseköğretim
kurumlarıyla sınırlı kalmamasını isteyen gösteriler
yapmışlardır.” Başörtüsüne özgürlük talep eden herkes gibi
sivil toplum örgütleri de AK Parti’li olmakla itham
ediliyor.
Sol
görüşlüler dâhil birçok farklı dünya görüşüne sahip Sivil Toplum
Örgütü, başörtüsü özgürlüğünü desteklediği gibi bunun temel
insan haklarından biri olduğunu açıkça deklare etmektedir. Hatta
sivil itaatsiz olarak tanımlanan müzisyen, yazar Şanar
Yurdatapan bir yazısında şu görüşlere yer veriyor; “Allah
aşkına biz deli miyiz, neyiz? Neyi tartışıyoruz? ‘Şöyle olursa
sonra böyle olur’ diye temel özgürlükleri sil baştan yeniden,
yeniden pazarlık mı edeceğiz? ‘Bu gün bu hakkı verirsek yarın
daha neler isterler!..’ Kennedy ellerinden tuttu, üniversiteye
girdiler. Evet, daha fazlasını da istediler, genelkurmay başkanı
da oldular dışişleri bakanı da. Oldular da yer mi yarıldı? Şimdi
biri de başkan olmaya çalışıyor. İsteyen başını örter, isteyen
mini etek giyer. İsteyen sakal bırakır, isteyen kulağına küpe,
burnuna hızma, yakasına rozet takar, kime ne? İsteyen, bu işi
‘kendine yakıştığını düşündüğü için’ yapar, isteyen ‘inancı
gereği’, isteyen ‘politik simge’ olarak bıyıklarını Tarkan gibi
aşağı sarkıtır veya elinde tesbihle dolaşır, ya da Che
Guevara’lı, altıoklu, akgüvercinli gömlek giyer,
kırmızı-sarı-yeşil eşarp takar. Trafik kazaları oluyor diye
insanların sokağa çıkmasını yasaklamayı da önerecek misiniz?
İster misiniz akıllarına getirdik diye bunu da yapsınlar, siz de
benim kafamı kırın ‘Neden hatırlattın?’ diye”
Şanar
Yurdatapan’ı da Ak Partili yaptılar ya artık yakında Müslüman da
yaparlar. Gerçi yazısına Allah’la (c.c.) başladığı göre Şanar’ın
defteri dürülmüştür. Vay … [Bu yazıyı yazarken Şanar
Yurdatapan’dan gelen kargodan kendi önderliğinde yürütülen ‘Yeni
bir Anayasa’ya doğru Sivil Önermeler 2008’ kitabı geldi.
Meraklılarına duyurulur.]
Toplumun hak, hukuk, adalet, özgürlük
taleplerini temsil eden ve haykıran duyarlı sivil toplum
örgütlerinin önünü tıkamaya matuf bu tür iddiaların önemi yok.
Bu iddialar
Hılful Fudul’un ruhundan beslenen
sivil toplum örgütlerini hiç mi hiç bağlamaz. ‘İster
Mekke’den ister Mekke dışından zulme ve haksızlığa uğramış kimse
bırakmamak, mazlumun hakkını geri alıncaya kadar zalime karşı
birlikte hareket etmek’ üzere ahitleşip akitleşen ve ‘Denizlerde
bir kıl parçasını ıslatacak kadar su bulundukça, Hıra ve Sevr
Dağı yerlerinde durduğu ve üzerlerinde sürüleri yayıldığı
müddetçe ahitlerine sadık kalacakları konusunda da birbirlerine
söz verdiler” bu inançla ister kendisi gibi düşünsün ister
düşünmesin, ne mazlum ne de zalim olmamak üzere zalime ve
mazluma kimliğini sormadan yalnızca haktan, adaletten,
özgürlükten yana taraf olan sivil toplum örgütleri, Ak Parti’nin
bu ilkelere uyan faaliyetlerine destek verirken, aksi durumda
(yüzlerce örneğini verdiği gibi) Ak Parti’nin uygulamalarının
karşılarında olacaktır. Bunu onlarda biliyor. Ama bilmek
yetmiyor.
Gerçek sivil toplum örgütleri, bu tür
ithamların hiçbirini üzerine alınmadığı gibi bu iddialar
üzerlerinde de durmaz. Çünkü onlar yalnızca iddianamede de sık
sık referans gösterilen
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ndeki
temel hakları herkes için talep ederler.
İşlerine
gelince Temel İnsan Hakları Bildirgesine atıfta bulunup, işine
gelmeyince bu bildirgeyi dayanak gösterip başörtüsünü suç sayan
ve sözde suçu işlediği iddiasındaki partinin kapatılması için
dava açanların inandırıcı olabilmeleri ve Kanadoğlu’nun ifadesi
ile ‘Atatürk tüccarı’ olmadıklarının ispatı için
aşağıdaki devrim kanunlarına öncelikle kendilerinin uyması,
sonra da uymayanlar hakkında derhal yasal işlem yapmaları
gerekiyor. Bunun içinde işe Deniz Baykal ve partisinden başlamak
zorundalar.
İşte tarihi
sınav:
1-
2596 Sayılı
Şapka İktisası Hakkında Kanun’un 1. Maddesi “Türkiye
Büyük Millet Meclisi azaları ile idarei umumiye ve hususiye ve
mahalliyeye ve bilümum müessesata mensup memurin ve müstahdemin
Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek
mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka
olup buna münafi bir itiyadın devamını hükümet meneder”
hükmü gereği derhal şapka giymeye başlamak zorundadırlar.
Giymeyenler hakkında da derhal yasal tahkikat yapmalıdırlar.
2-
2590 Sayılı
Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap Ve Unvanların Kaldırılmasına
Dair Kanun’un 1. Maddesi “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla,
Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri
gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştır. Erkek ve kadın
vatandaşlar, kanunun karşısında ve resmi belgelerde yalnız
adlarıyla anılırlar” [Not: Paşa demek 27/7/1967 tarih ve 926
sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununa aykırı olan
hükümleri mezkur Kanunun 208. maddesinin (h) bendi ile
yürürlükten kaldırılmıştır.] hükmü gereği;
a-
Öncelikle
iddianameyi bu kelimelerden arındırarak Anayasa Mahkemesi’ne
yeniden vermelidirler.
b-
Sonrada
Anıtkabire gidip Atatürk’ten ve toplumdan özür dileyerek bu
kanunlara uymaya söz vermelidirler.
c-
Hatta
Diyanet’ten hac organizasyonu yetkisini alıp böylece
Devrim Kurumları’ndan olan bir kurumun bu tür işler yapmasını
engellemelidirler.
d-
Öğretim üyeleri
ve öğretmenler ile imamlara ‘hoca’ demeye son
vermelidirler. Bir kısmı Selanik göçmeni olan ve Efendi
soyadını taşıyan kimseler hakkında soyadının değiştirilmesi için
dava açmalıdırlar.
e-
Doğu’daki bir
türlü önlemedikleri yahut önlemek istemedikleri ilkel ‘Ağa’lık
sisteminin sona ermesi için hukuk süreçleri başlatılmalıdır.
f-
Eşlerine ‘hanım’
ya da ‘hanımefendi’ demekten vazgeçmelidirler, diyenlere
dava açmalılar.
g-
Türk Dil Kurumu
derhal sözlüklerden bu kelimeleri çıkarmalıdır. Bir Devrim
Kurumu bu suçu nasıl işler?
h-
DİB ile TDK
hakkında derhal kapatma iddianameleri yazılarak anayasa
Mahkemesi’ne gönderilmelidir.
Unutmuş
olanlar için ve sadece Atatürkçülük ticareti yapmaktan Devri
kanunları’nı okumaya fırsat bulamamışlar için bir kez daha
hatırlatalım.
1-
430 Sayılı
Tevhidi Tedrisat Kanunu 4. Maddesi “Maarif Vekaleti
yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda
bir İlahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı
diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için
de aynı mektepler küşat edecektir” hükmü gereği olarak
İlahiyat Fakültesi ve benzeri okulların yaygınlaştırmalısınız.
Aksi halde Devrim kanunları’na muhalefet suçu işlemiş
olacaksınız.
2-
2596 Sayılı
Bazı Kisvelerin Giyilemiyeceğine Dair Kanun’un 5. Maddesi “Türkiye
Devleti nezdine memur bulunanların kıyafetleri beynelmilel mer'i
adetlere tabidir” dediğini okuduğunuza göre ve başörtüsünün
halkın adetlerinden olduğunu ama kendi uydurdukları Türban’ı
siyasi simge olduğunu söyleyenler ve toplum vicdanında yer
bulamamış olan bu davaya için içten içe sevinenler Başörtüsü
serbestîsi Devrim Kanunlarınca yasaklanmadığına göre hadi
buyurun cenaze namazına. Çünkü siz artık bu metinleri anlayacak
kadar Türkçe de bilmezsiniz.
Nurullah Ataç
adlı malum şahsın fikirleri ile ‘kelime’ kelimesi, Kur’an-ı
Kerim’i hatırlatıyor diye ‘sözcük’ gibi kelimelerle
dilimizi uyduruk hale getirenler, bir zamanlar öylesine akla
ziyan planlar kurmuşlar ki bu planlar insanın kanını donduruyor.
Bu karanlık zihniyet ‘Bu ülkeye damızlık erkek getirmeliyiz’
diyebilecek kadar kendilerini kaybetmişti. Kendi halkını bu
kadar aşağılayan bir zihniyet daha var mıdır bilmiyorum.
***
CHP lideri
Baykal’ın müçtehitliğe soyunduğu dönemlerde “Türban
düzenlemesi önemli siyasi gelişmelere yol açacaktır”
şeklinde ilginç bir uyarıda bulunuyor. 29 Ocak 2008 tarihindeki
grup konuşmasındaki bu uyarısında 45 gün sonra kapatma davası
açılarak bu ‘önemli bir siyasi gelişme’ tecelli ediyor.
Şimdi Başbakan’ın Baykal’a sorduğu “Baykal'ın o günden bir
bildiği mi vardı?” sualinde haksız mı? İlhan Selçuk’un ve
Doğu Perinçek [kendisine kısaca Derin Lenk’te diyebiliriz]’in
bildiği gibi Baykal’ında bunu önceden bildiği doğruysa, derinin
bir sığdan ibaret olduğu da ortaya çıkabilir. (Yayın)
22.03.2008
Kemal ÖZER
Tüketici Hakları Aktivisti
eposta@kemalozer.com