Kapatma davası nedeniyle meydana gelmiş ve gelecek, gerçek ve
tüzel kişilerin ekonomik zararlarının tümünün Başsavcı
tarafından ödenmesi yasalar gereğidir. İlk bakışta kara mizah
falan zannedilecek ama bu gerçeğin ta kendisidir. Bunun
ayrıntılarına geçmeden önce şunu açıkça belirtelim. Anayasamızın
90. maddesi “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası
andlaşmalar kanun hükmündedir” demektir. Bu nedenle
Türkiye’nin de taraf olduğu BM 1. Kişisel ve Siyasal Haklar
Uluslararası Sözleşmesi, BM Evrensel Tüketici Hakları
Beyannamesi ve Avrupa Evrensel Tüketici Hakları Bildirgesi ile
diğer uluslararası sözleşmeler gereği Türkiye bu davanın tüm
ekonomik sonuçlarından da sorumludur.
Bu
dava, BM 1. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası
Sözleşmesi’nin Kendi Kaderi Tayin Hakkı başlıklı birinci
bölümündeki “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına
sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini
serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal
gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler” hükmüne aykırıdır.
Çünkü halk kanunlara uygun olarak kurulup, seçime girme hakkı
elde eden ve serbest seçimlere katılarak yüzde 47’lik bir oyla
iktidara getirdiği siyasi parti ile “Ekonomik, sosyal ve
siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürme” haklarını
kullanmışlardır. Yine aynı sözleşmenin 2. maddesinde “…hakları
ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir fikir,
ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü
gibi her hangi bir nedenle ayrımcılık yapılmaksızın, kendi
toprakları üzerinde bulunan ve egemenlik yetkisine tabi olan
bütün bireyler için güvence altına almayı bu ve haklara saygı
göstermeyi taahhüt eder” hükmüne aykırı olarak başörtüsü
özgürlüğü talep etme hakkını kullandığı için halkın tercih
ettiği siyasi parti kapatma ve yöneticilerinin siyasi yasaklı
olması sağlanarak ayırımcık ta yapılmaktadır.
Hatta
aynı sözleşme ‘Sözleşmenin iç hukukta uygulanması ve ayrımcılık
yasağı’ başlığında bu hak ihlallerinin “Bu Sözleşmede tanınan
hakları veya özgürlükleri ihlal edilenlere, ihlal fiili resmi
sıfatlarıyla hareket eden kişilerden başka kimseler tarafından
işlense dahi, etkili bir hukuki yola başvurma hakkı sağlamak”la
mükellef kılmaktadır.
Konunun uzaması kısa bir makalenin alanını
aşmaktadır. Merak edenler
sözleşmenin ayrıntılarına
bakabilirler. Diğer yandan ‘Birleşmiş Milletler Evrensel
Tüketici Hakları Beyannamesi’ tüketicilere Mal ve Hizmetleri
Kalitesi için Standart Oluşturma, Tazmin İmkânı Sağlanması,
Ekonomik Karlarının İyileştirilmesi ve Korunması gibi haklar
sağlamaktadır. Bu iddianamenin meydana getirdiği ekonomik sonuç,
ekonomik karların korunması hakkını ihlal ettiği gibi tazmin
hakkını da doğurmaktadır.
Avrupa Evrensel Tüketici Hakları Bildirgesi yine tüketicilere
Zararların Giderilmesi Hakkı, Ekonomik Çıkarların Korunması
Hakkı ile Örgütlenme, Sesini Duyurma Hakkı’nı verir. Örgütlenme
özgürlüğünü sağlamak yetmiyor korunması da şart. Henüz sonucu
suç olup olmadığı yargı tarafından netleşmemiş ya da iddia
edilen fiillerden dolayı yargılanıp ceza almış hiç kimse
bulunmadığı halde yüzde 47’lik bir tabanı olan bir siyasi
hareketin geleceği üzerinden, ekonomik sansasyonlar meydana
getirilmelerin gerçek ve tüzel kişilerin ekonomik çıkarlarının
tehlikeye düşürülmesi söz konusudur.
Bir
zararın oluşmaması için ekonomik çıkarların korunması hakkının
ihlal edildiği birkaç günlük piyasa verilerinden açıkça
anlaşılmaktadır. Örneğin dün Avro borcunu ödemek isteyen bir
kimse Avro’nun Türk parası karşısında değerlenerek 1,75 yerine 2
YTL’ye çıkmasından dolayı ciddi kayba uğratılmıştır. Borsa,
altın ve faiz piyasalarından meydana gelen dengesizliklerle ve
piyasada oluşan karamsarlık nedeniyle kimi esnaf alacağını
tahsil edemediği için borcunu da ödeyememiştir. Hatta birkaç
gündür siftah dahi edememektedir. Financial Times gazetesi “Küresel
likidite krizi konusunda zaten tedirgin olan yatırımcıların,
iktidardaki partinin kapatılması olasılığından korkması ile
Türkiye'deki finansal piyasalar, dün (Pazartesi) yüzde 9'a kadar
düştü. Bir yıl sürebilecek hukuki mücadele karar verme
mekanizmasını felce uğratabilir ve duraksayan ekonomik ve
yapısal reform sürecini dondurabilir” diye yazdı. Normal
giden bir araca engel koyan birisi aracın kaza yapmasına neden
olursa meydana gelen zararı yasalar önünde tazmin etmekle
mükelleftir.
İşin
siyasi yanları bir tarafa, ekonomik sonuçları temel insan
haklarının önemli bir kısmının ihlali anlamına gelir. Yargı
organı dahi olsa hiç kimsenin toplumu oluşturan gerçek ya da
tüzel kişilerin ekonomik çıkarlarını zarara uğratma hakkına
sahip değildirler. Ekonomik zarara uğrayan ister tüketici ister
tüzel kişiler olsun delil niteliğindeki belgelerini iyi
korumalıdırlar. Zararlarının 5018 sayılı Kanunda sayılan
istisnalardan olmayan Yargıtay tarafından hazırlanan
iddianamenin meydana getirdiği zararın tazminin talep hakları
vardır. Çünkü söz konusu zararlar kendi iradeleri dışında kamu
kurumlarından birinin bir faaliyeti nedeniyle meydana
gelmiştir.
Zarara uğrayan kimseler uğradıkları zararı, Türkiye
Cumhuriyeti’nden ihtar ve dava yoluyla talep etmelidirler.
Bildiğimiz devlet geleneği bu zararın karşılanmasını
reddedecektir. Ardından 60 gün içerisinde İdare Mahkemeleri’nde
açılan davalar sonrasında bu zararın karşılanması yönünde yargı
tarafından kararlar verilebilecektir. Aksi olması durumunda
iddianamede de sık sık delil gösterilen AHİM ile BM’e müracaat
hakkı doğacaktır ki, olumlu bir sonuca varılacağına inancım
tamdır.
Bu durumda zararı Başsavcı nasıl ödeyecek?
Gelelim başlıkta ifade ettiğimiz zararın başsavcı tarafından
tazmin edilmesine. 2003 yılında yasalaşan
5018 Sayılı Kamu Malî Yönetimi ve
Kontrol Kanunu’nun 71. maddesi ‘Kamu zararları’nı
düzenlemektedir. Kanun 71. maddesi; “Kamu zararı; kamu
görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan
mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu
kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır” diyor
ve bunları sıralıyor. Kamu zararının belirlenmesinde; “b) Mal
alınmadan, iş veya hizmet yaptırılmadan ödeme yapılması ile g)
Mevzuatında öngörülmediği halde ödeme yapılması” esasları
getirilmektedir. İdari yargının gerçek ve tüzel (tüketiciler)
kişilerin uğradığı zararların kamu tarafından karşılanması
yönünde vereceği karar sonrasında, hazine meydana gelen bu
zararı ödemekle mükelleftir. Bu kez Hazine zararını “Kontrol,
denetim, inceleme, kesin hükme bağlama veya yargılama sonucunda
tespit edilen kamu zararı, zararın oluştuğu tarihten itibaren
ilgili mevzuatına göre hesaplanacak faiziyle birlikte
ilgililerden tahsil edilir” hükmü gereği Başsavcıdan talep
etmek zorundadır. Aksi halde talep etmeyenler öderler.
Şu
itirazın geleceğini biliyorum. Böyle bir uygulama olması
durumunda savcılar hiçbir zaman dava açamazlar. Hayır, burada
kastedilen bu değildir. Savcılarımız suçun oluştuğu konusunda
kesin bir kanaate varmış ve bütün delilleri toplamışsa elbette
dava açmalıdırlar. Savcılar tarafından kamu yararı gözetilecek
açılacak sıradan davalar ile bu davayı karşılaştırmak
imkânsızdır. Olay Yargıtay Başkanımızın ‘Başsavcı takdir
hakkının kullanmıştır’ şeklinde ifade ettiği gibi değildir.
Elbette Başsavcı takdir hakkını kullanmıştır ki bu davayı
açmıştır. Ama Sayın Başsavcı bu takdir hakkını kullanmadan önce
davanın ülkemize nasıl bir yararı ve zararı olacağını, ekonomik
ve siyasi sonuçlarını da hesaplamak durumunda idi. Hesapladı,
uygun gördü diyebilirsiniz. Ama bu yetmiyor kamu vicdanı bunu
onaylamıyor. İddianame dikkatle incelendiği zaman görülecektir
ki, Diyarbakır Valiliği’nce yalan olduğu açıklanan yalan haber
bile iddianameye girebilirken, Kocaeli Belediye Başkanlığı’nın
Müftülüğün istediği üzerine Kuran’ı Kerim dağıttı diye 5 yıl
siyasi yasak istenen İbrahim Karaosmanoğlu’ndan önce,
Kocaeli’nde belediye başkanlığı yapan CHP’li Sefa Sirmen’in de
başkanlığı döneminde Kuran’ı Kerim dağıttığı ortaya çıktı. Ama
kimse bu nedenle CHP’nin kapatılmasını istemedi, isteyemezdi
ayrıca istememelidir de. Aynı fiilin sahiplerinin partisi
değişince sonucu değişirse o hukuk ve dava inandırıcı olur mu?
Bu
davadan önce varsa Ak Partilerden suç işleyenler hakkında ceza
davaları açılmasını talep edebileceği gibi, temelli kapatma
yerine partinin uyarılması gibi talepleri ile de Anayasa
Mahkemesi’ne müracaata edebilirdi. Bu dava sıradan bir dava
olarak değerlendirilemez. Çünkü davanın sonucu ülkemizin önemli
ölçüde ekonomik ve siyasal sonuçlar meydan getirmesinin yanında
dünya çapında kredibilitesini düşürdüğü gibi ekonomik ve siyasal
sorunlar meydana getirmektedir. Bu nedenle açılacak davalarda
geri dönülemez zararların söz konusu olmaması şarttır.
Ülkemizde yirmiden fazla seçim yapılmış, bırakınız sürekli
iktidar olmayı bugüne kadar kesintisiz hayatını sürdürebilmiş
parti bile yoktur. İki defadan fazla art arda iktidar olabilmiş
bir siyasi parti var mıdır? Demek ki bu halk birilerinin bir şey
yapmasına gerek kalmadan kendi taleplerini karşılayamayan
siyasetçileri ve partilerini derhal tasfiye etmektedir. Halkın
sürekli olarak kendi istedikleri partiyi iktidara getirmemesi
birilerini rahatsız ediyor olabilir ama hukuka ve halka saygısı
olanların memnuniyet duyması gerekir. Bizce Başsavcı bu zararı
ödemekle yükümlüdür. Göreceksiniz iç hukuk karar vermese bile BM
ve AHİM’den bu yönde kararlar çıkacaktır.
19.03.2008
Kemal ÖZER
Tüketici Hakları Aktivisti
eposta@kemalozer.com