Ak Parti ne yapmalı?

 

‘Halkımız devlet deyince hükümet anlamaktaydı. Cumhurbaşkanı’ndan ta mahalle bekçisine dek devletin her görevlisi devletin kendisi demekti. Örneğin bir itiş-kakış sırasında bir bekçinin düğmesini koparan bir kişi, devletin düğmesini koparmış ve dolayısıyla devleti aşağılamış sayılırdı. Bu gibi inanılması zor olaylar, kırk elli yıl öncesinin gazetelerinin en sık görülen haberlerindendi. Bir bekçinin, bir polisin, bir küçük memurun gevşemiş ipliğinden sallanıp kopan bir düğme yüzünden, devleti aşağılamak suçuyla suçlanıp mahkemeye verildiği ve mahkûm olduğu haberlerini sık sık göreceklerdir.’ (Aziz Nesin Böyle Gelmiş Böyle Gitmez 3 – Yokuş Yukarı aslı eser, s. 23)

 

Hrant Ding ise öldürüldüğü günkü son yazısında şöyle diyor; “İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki ‘Adalet sistemi’ne ve ‘Hukuk’ kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hâkimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı birçok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki; hakkımda verilen kararda da her ne kadar ‘Türk Milleti adına’ deniyor olsa da, şu çok açık ki ‘Türk Milleti adına’ değil, ‘Türk Devleti adına’ verilmiş bir karardı bu.” Hrant Dink’i bu kanaate iten süreç maalesef ülkemizde sadece Dink’e yapılmış bir süreç değil. Tanrılarına kurban etmek istedikleri ‘ötekilere’ reva görülen açık ve acı bir tablodur bu.

 

Geçtiğimiz yıl TESEV tarafından yapılan Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” çalışması göstermektedir ki Aziz Nesin’de Hrant Dink, Ak Parti’de haksız değil. Tesev’in çalışmasında  “Devletin çıkarları mı, Adaletin gerekleri mi?” “Demokrasi mi, Güvenlik mi?” “Devlete Karşı Suçlar, Devlet Görevlilerinin Suçları” “Faillerin Kimliği” ve “Düşünce Özgürlüğü,” “AB Süreci” gibi konularda temel yaklaşım, algı ve zihniyet kalıpları anlaşılmaya çalışılır. Sorular kadar cevaplarda ilginçtir. Araştırma sonuçlarına göre hâkim ve savcıların yarısı ‘insan hakları devlet güvenliği açısından tehdit oluşturabilir’ fikrinde. Yine yarısı ‘karar verme aşamasında temel hak ve özgürlüklere ilgili uluslararası anlaşmaları göz önünde bulundurmadığını’ ifade ediyor. Yüzde 60’na göre ‘adalet, toplumsal barış, devlet ve demokrasi gibi olgular yargılama sırasında tezat oluşturabilir’. Hâkim ve savcıların ezici bir çoğunluğu ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının Türkiye’ye karşı önyargılı olduğunu düşünüyor.

     Çalışma sırasında ‘dikkat çekici’ bulunan ifadelerden bazıları şöyle:

-          ‘İnsan hakları biraz abartılıyor.

-          Ben rejimin savcısıyım.

-          Ben devletçi hukukçuyum.

-          Önce devlet gelir.

-          Benim ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem.

-          Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız.

-          Diyelim devleti korumaya çalışırken adil olmayabilirsin, adaletten sapabilirsin. Veya adaleti yerine getiriyorum diye devlete zarar verebilirsiniz veya devleti koruyorum diye adalete zarar verebilirsiniz. Mümkündür.

-          Devletim olmadıktan sonra benim bireysel özgürlüğüm hiçbir işe yaramaz.’

 

Dokunulmazlık meselesi Deniz Baykal’ın konu bulamadığı zaman ikide bir söylediği gibi değildir. Ülkemizde dokunulmazlıklarının kaldırılması gerekenler milletvekilleri değil, kendilerini ‘devlet’ sayan bürokrasidir yani kendisini ‘devlet’ görme zihniyetidir. Hukuk tecelli edebilmesi için yeni bir reform şart. Kendini ‘devlet’ olarak gören zihniyetin tavsiyesi için Ak Parti için açılan kapatma davayı şart. Toplumun ve entelektüellerin ezici bir çoğunluğunun son yazılarından bu çıkarımda bulunmakta zor değil. Elbette aklı karışıklar ile aşağı tükürse bıyık yukarı tükürse sakal durumunda kalanlarda artık çok azınlıktalar.

 

Her ne kadar anayasalar ve uluslararası sözleşmeler ‘ayırımcılık’ yasağından söz etse de bu pratikte başarılamamıştır ya da başarılmak istenmemiştir. Mesela devlet görevlisi iseniz ayrı bir imtiyaza sahipsiniz demektir. Adi suçlar dışında sizi kimse yargıcın önüne çıkaramaz. “Seçilmişler ve atanmışlar arasındaki farklılıkları, hayatın pratiklerine bakarak ortaya koymamız gerekmektedir. Seçilmişlerin, atanmışlar üzerindeki etkileri iddia edildiği gibi değildir. Seçilmişler halk tarafından sorgulanmaktadır. Seçilmişler zaman zaman da seçmenin çok sert tepkileriyle karşı karşıya gelmektedir. Halk vekillerden istediği taleplere bir cevap bulamadığı zaman, onları oylarıyla cezalandırmaktadır. Dolayısıyla, halk vekillere kısıtlı bir imkân vererek onları kendisi denetlemektedir.

 

Atanmışlar halka hizmet etmek üzere ücret karşılığında kendilerine verilen sorumlulukları, aksatmaksızın yerine getirmek üzere atanmışlardır. Ancak zaman zaman atanmışlar sorumluluk sınırlarını aşarak, kendilerini ülkenin tek yetkili karar merci olarak lanse ederek, halka karşı jakobence davranmaktadırlar. Bu kapatma davası da bunun en iyi örneklerinden birini oluşturur. Anayasayı tek başına değiştirebilecek güce sahip olan hükümetler bürokrasinin yanlış uygulamaları ve yanlış tutumu nedeniyle feveran ederler. Sayın Başbakanda geçmişte bundan müşteki olmuş birisidir. Bunu, bürokratlar zaman zaman iktidara direnme gücünü kendinde bularak bariz şekilde ortaya koymaktadır Bu durum hukuk tecellisinin önündeki en önemli engellerden biridir.

 

Ak Parti’nin artık iki şeyi yapması şarttır. Bürokrasinin kendisini ‘devlet’ yerine koyma despotizmine son verici düzenlemeler ile tüm ilköğretim okullarında zorunlu 'temel hukuk' dersleri koymalıdır. Adalet duygusu zedelenmiş, hak arama zorlaştırılmış, hak arama bilinci aşılanmamış toplumlarda sosyal refah yükseltilemez, kargaşa hâkim olur; bu nedenle de ekonomik gelişmişlikten söz etmek imkânsızlaşır. Radikal yazarı Adnan Ekici’nin “Hukuk sonradan öğrenilecek bir şey değil. Anadil gibi, hukuk eğitiminin de çocuk yaşlarda verilmesi gerekiyor. A-Adil yargılama, B-Bireyin devlete üstünlüğü, C-Ceza ve insan, Ç-Çocuk hakları, D-Düşünce Özgürlüğü, E-Eşitlik, F-Fikir hakkı, G-Güvenlik, H-Hakların yarışması...’ fikrinin isabetliliği ortadadır.

 

İlköğretim okullarına konulacak Temel Hukuk dersi genel hukuk bilgisi, şikâyet etme ve hak arama bilinci, devlet ve devlete bağlı organların gerçek görevleri, edinme ve bilgi verme hakkının kullanımı, genel tüketici bilinci gibi bölümler içermelidir. Hukuku hayatla bütünleştirmek, toplumsal barışı sağlamak, adaleti tesis etmek istiyorsak buna mecburuz.

 

Ak Parti’nin kapatılması öncesinde Fransızların ünlü Milli Bilimsel Araştırmalar Merkezi'nde (CNRS) Ortadoğu ve Türkiye uzmanı olarak çalışan Pierre-Jean Luizard’ın ile yapılan ve Zaman Gazetesi’nde yayınlanan söyleşindeki tespitleri dışarıdan objektif bakan birinin çektiği Türkiye fotografı olması nedeniyle bu dava ile bir kez daha önem kazanıyor. Pierre-Jean Luizard; “Laiklik, ama din-devlet ayrımı olmadan. Türkiye'deki laikliğin, Fransız laikliğiyle çok az benzerliği var. Bu, daha çok sömürge benzeri tarihiyle ilgili. Laiklik, yeni Kemalist elitler için kazanan güçlerin değerlerini taklit etme aracı oldu. Anglo-Sakson tarzı sekülerleşme de vardı. Fakat, Kemalist elitler, Osmanlı geçmişiyle sert bir kırılmaya ihtiyaç duyuyordu. Ordunun içerisinde, intihara kalkışan kesimler olabilir. Fakat bu yönde bir girişimin ümitsiz olduğunu düşünüyorum. Otoriter laik kesim, AB'nin çekici ile Türk sivil-toplumunun örsü arasında kaldı. Otoriter laiklik sona ermiş olsa da, bu elitler iktidarı tekellerine alırken laikliğin ulus-devlet ile birlikte gittiği siyasî bir yapı tarafından destekleniyorlar. Ve Türk ulus-devleti hâlihazırda ilerleme istemiyor. Laiklik konusunda liberal bir değişim yaşansa bile aynı dönüşümün ulus-devlet konusunda olması zor görünüyor. Otoriter laik elitler de tam buraya oynuyorlar. AK Parti'ye özellikle Kürt sorununda tuzak kuruyorlar. Kürt sorununda AKP, askerlerin gözetimi altında. Bu konuda sıkışmış durumdalar. Bu alanda, otoriter laik elitler, kamuoyunun büyük desteğini alabilirler. Mücadele ‘Laiklik, artık, eski ve yeni elitler arasında iktidar kavgası etrafında bir araç olarak kullanılmadığı zaman’ biter. Türkiye'nin demokratikleşmesi, önce otoriter laikliği bitirdi

 

Halkın yarısının oyunu almış Cumhurbaşkanı seçmiş bir partiyi ülkenin geleceği ile oynama pahasına kapatmaya kalkışmanın nereden cesaret aldığı ortadadır. Ak Parti’nin yapacağı sağduyulu davranarak reformları hızlandırmalıdır. Ergenekon operasyonunda olduğu üzere kararlılıkla yoluna devam etmelidir. İki gündür toplum birkaç haftadır artan ekonomik daralmayı unutup bu olaya kilitlenmiştir. Görüyorum ki bu olaydan CHP, MHP ve DTP oy kaybedecek ve AK Parti en az yüzde 10 oy kazanacaktır. Ancak MHP Genel Başkanı’nın ‘Anayasayı 68 ve 69. maddelerini değiştirelim’ teklifi yerinde olmasına karşı krizlerden yararlanma hissi veriyor. Bu tür önerileri Anayasanın bütünün değiştirilmesi konusunda da yapmalıdır. AK Parti ise yaklaşan yerel seçimler öncesi onun bunun adamı yaklaşımına da son vererek milletin önüne ufuklu çalışkan kimseleri getirerek beklentileri boşa çıkarmamalıdır. Malum çevreler Son kurşunlarının da aslında kendilerine sıktılar bundan sonra yapabilecekler hiçbir şey kalmadı. Jakobenlerin kan kaybının arttığını ilave kanda bulma imkânlarının kalmadığını görmek için gazetelere değil halka bakmak yeterlidir. Toplum artık korunması gereken nesi varsa koruyacak durumdadır.

 

Sayın Cumhurbaşkanı adının karıştırıldığı davaya sessiz kalmamalı ve savcıyı azletmelidir. Toplum bunları bekliyor.

16.03.2008

 

Kemal ÖZER
Tüketici Hakları Aktivisti
eposta@kemalozer.com