Denetim
Kurumu, Hisbe ve Türkiye
Devletin
görevi nedir? Bu sorunun cevabını bulmadan hiçbir sorunun
cevabını bulamayız. Modern devlet olduğu iddiasındaki devletler
kendilerine yakışır davranışlar sergilemekten uzak bir yapılanma
içindeler.
Devletimiz
hala tarım işi yapmakta, yumurta üretmekte, peynir üretmekte, et
kesimi yapmakta böyle bir devlet yapısının denetim yapmasını
bekleyebilir misiniz? Çünkü devlet hangi görevi yapacağının
farkında değil. Kamu çalışanlarının ezici çoğunluğu özel sektör
çalışkanlarının veriminin yüzde onu bile değil. Bir özel
şirkette on kişi ile yaptığınız işi kamuda yüz kişi ile bile
başaramıyorsunuz. Kamuda sürdürülebilir faaliyetlerden eser yok.
Ülkemizin dev gıda şirketleri yüz kişilik müfettiş ekibiyle tüm
Türkiye operasyonunu denetleyebilirken Tarım ve Köy İşleri
Bakanlığı tüm il ve ilçelerdeki dev kadrosu ile denetim
yapabilmekten çok uzak.
Tarım
Bakanlığı yetkilileri ise hala personel yetersizliğinden söz ede
dursun bu anlayışla kadro sayısı onlarca kat artırılsa bile
denetim yine yapılabilir değildir. Türkiye’de denetim öncelikli
politika olmak bir tarafa politika bile değildir. Bir önceki
(aynı siyasi iktidarın) Tarım Bakanı Sayın Sami Güçlü bundan tam
iki yıl önce 2004 Ekim ayında denetimde başarısızlığı itiraf
ederek "Mal alırken piyasaya göre eksik olan hususları fark
eden, bu konuya önem veren, eğitim seviyesi uygun, hassas
insanlardan fahri denetmen seçilecek” demişti. Bakan Güçlü, bu
yönde yönetmelik hazırlıklarının tamamlanmak üzere olduğunu
belirtmişti. Aradan iki yıl geçmiş, bakan değişmiş Türkiye’de
eski bir klasik daha yaşanmıştı. Çünkü bakan değişmiş tüm
planlar bir alt rafa itilmişti.
Tarım
Bakanlığı'nın verilerine göre Türkiye'de 35 bin gıda işletmesi
ve 285 bin satış noktası 9 bin gıda denetmeni ve laboratuar
uzmanı bulunuyor. Tabiî ki bakanlık rakamlarına göre böyle.
Çünkü Bakanlığın bilgisi olmadan merdiven altı diye tabir edilen
bir o kadar daha gıda işletmesi var Türkiye’de.
Bu
fotoğraftan sonra tarihimize bakmakta yarar var. Gıda denetimi
sadece güncel bir sorun değildir. Osmanlı Padişahı II. Beyazıt
Han 1502’de Bursa Kanunnamesi olarak bilinen denetim ve standart
kanunu yayınlayarak dünyada bir ilke imza atmıştı. ‘Medine
Pazarı’
olarak bilinen ve İslam’ın Medine de ilk pazar kurallarının
konulduğu bu pazarla başlayan ‘Muhtesibe Hareketi’ ülkemizde
1940’lara kadar uygulana gelmiştir. Müstesip Hareketi yani
Hisbe Teşkilatı denetimi kurumsallaştırmış; Dört Halife,
Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı’da
başarı ile uygulanmış ve aradığımız çözümün ta kendisidir.
Mecelle
ile İslam Dünyası’nda olgunlaşan
‘tüketici
hareketi’
Batı Dünyası’nda
1900’lü
yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde başlamış; Amerika ve
Avrupa’da çeşitli evrelerden geçmiş ve ilk kez 15 Mart 1962
tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı John F.
Kennedy’nin Amerikan Kongresinde yaptığı konuşma ile gündeme
gelmiştir. Başkan, bu tarihi konuşmasında, kişinin “insan
hakkı” gibi vazgeçilmez olan tüketici hakları
bulunduğunu dile getirerek bu hakların “güvenlik hakkı, bilgi
edinme hakkı, seçme hakkı ve temsil edilme hakkı”ndan oluştuğunu
belirtmiştir. Osmanlı'da bu sorun ‘Hisbe Teşkilatı’ ile
çözülmüşken Türkiye Cumhuriyeti’nde Gıda Kanunu hakkında Çankaya
Belediyesi’nin açarak kazandığı son dava ile denetim yetkisi
içinden çıkılmaz bir hal almıştır.
Tarım
Bakanlığı samimi ise bu tarihi tecrübeden yararlanmak
zorundadır. Gıda denetimi toplum sağlığı açısından bir ülkenin
en öncelikli sorunlarından biridir. Başta tüketici örgütleri
olmak üzere bu konuda gönüllü birçok sivil toplum örgütü
mevcuttur. Bakanlık bunu bir yetki devri olarak gördüğünden olsa
gerek konuyu istişare etmek bile istemektedir. Hiçbir tüketici
örgütü ile konuyu hiçbir zaman istişare etmemiştir.
Elinde
somut bir projesi olmayan Tarım Bakanlığı’nın kamuoyu
baskısından bunalınca aklına gelen ilk fikri tartışmaya açmış o
günü kurtarmıştır. Şimdi şu soruları sormak hepimizi hakkı olsa
gerek. Gıda Kanunu hazırlanırken aklınız neredeydi? Konuyu o
zaman neden toplumla ve Sivil Toplum Örgütleriyle ve özellikle
tüketici örgütleriyle paylaşmadınız?
Sağlıksız ürünler toplum sağlığında büyük
olumsuzluklara neden olduğu herkesin malumu. Bu durumun devlete
yani sosyal güvenlik kuruluşlarına maliyeni siyasetçiler
düşünebilseler gıda güvenliği ve denetimini ilk gündemlerine
alacaklardır. Gıda denetimi ne belediyelere ne bakanlıklara
bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir. Türkiye, içerisinde tarım,
sağlık, çevre, sanayi bakanlıkları ile yerel yönetimlerin
yanında üniversite, TSE ve tüketici örgütlerinin de mutlaka
içinde yer alacağı önemli yetkilerle donatılmış ‘Bağımsız
Denetim Kurumu’ kurulmalıdır. Bu kurul merkezin yanında her
ilde örgütlenmelidir. Merkez ve il yöneticileri belirli
sürelerle kurullara seçilmelidirler. Sağlık, Çevre, Gıda, gibi
farklı başlıklarda uzman denetleme birimleri oluşturulmalı ve
bakanlıkların laboratuarları bu kurula devredilmelidir. Kurul
denetlemenin dışında toplum bilincini artırıcı faaliyetlerde
yapmalıdır. Yapılan denetimlerde verilecek cezalar il kurulunca
verilmelidir. İl kurulunun kararına ilk itiraz merkezi denetim
kuruluna yapılmalıdır. Merkezi kurulunun kararını ise Danıştay’a
temyiz edilebilmeli. Danıştay’ın kararından sonra kurul
kararında ısrar ederse karar kesinleşmeli. Ancak bu süreç
ödemeyi ve kapatma gibi süreçleri durdurmamalıdır. Bu kurul
kesilen cezalardan alacağı payla siyasi baskıdan uzak bir
bağımsızlıkla piyasayı gözetip denetlemelidir. Siyasetin en orta
yerindeki bakanlıklarla ve mevcut anlayışıyla denetimi sürdürmek
imkansızdır.
Kemal Özer
31.10.2006
Konya