|
Ö z g e
ç m i ş y e r i n e . . !
Kemal Özer’in, 1968’de Armutlu* (bkz:
son)’da başlayan 41 yılık yaşamının öyküsü.
Şair ‘35 yaş yolun yarısı’ diyor. Bu
durumda biz ikinci yarıdan önemli bir bölümü bile tüketmişiz.
Erdem Beyazit ‘Ölüm bize ne uzak bize ne yakın
ölüm/Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm’ diyerek adeta
hep ölümle burun buruna olduğumuzu ve ölümlü dünyada
ölümsüzleşecek işler yapmada davet ediyor bizi.
Ölüme her an hazır olan örnek zatlar, Hz
Peygamber s.a.v.’in vefat ettiği altmış üç yaşını geçtikleri
zaman, ‘vakit geldi fakat davet gelmedi’ diyerek
Peygamber s.a.v.’den daha fazla yaşamayı zül addederlermiş. Bazı
iyiler ise uzun ama hayırlı bir ömür dilerlermiş.
Şimdi ‘nereden çıktı bir özgeçmişin
girişinde ölüm’ demek, ölümü anlamamaktır. Üstad ‘Hiç güzel
olmasaydı ölür müydü Peygamber?’ diyerek adeta hazırlanın ey
insanlık, hem de ‘Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner…’de
diyor.
Eşsiz derviş ‘Yalancı dünyaya konup
göçenler’den haber var mı? ‘Düşün’ diye çağırıyor bin
yıldır.
Bir özgeçmiş yazısına ölümle başlamaktan
daha doğal ne var ki? Ölüm ana rahmine düştüğü andan itibaren
hızla yaklaşan gerçekse, insan her anını o an ölecek gibi idrak
etmeli değil mi? Bu yüzden dalkavuklukla geçmiş bir ömür sahibi
nasıl istesin ki ölümü?
Çocukluğum gün gibi aklımda. Ama saçımın
yarısı ağarmış. Hz Ömer saçına ak düşünce vazgeçirmemiş miydi
uyarıcısını ölümü hatırlatmaktan?
Evet doğrudur, bende birçokları gibi tamah
etmişimdir dünyaya. Hemen her ölüm haberiyle, kendi ölümüm hızla
geçer gözümün önünden. Ve ruhumdan bedene doğru gelen bir ses
duymuşumdur… Bırak/ma!
Çok yorgunum, yorgun olan ben değil
bedenim. Çok kırgınım, kırgın olan ruhum değil ölümlü bedenim.
Çok kızgınım, kızgın olan ben değil acılarım. Küskünüm, kendime
değil dünyaperest Müslümanlara.
Üzdüm ve üzüldüm. Kırdım ve kırıldım ama
hiç sıkılmadım, hiç şikâyet etmedim. Ayaklarım hiç geri geri
gitmedi. Geçmişime üzülmemi öğütlediler, dinlemedim. ‘Bırak git’
dediler, kulak asmadım. ‘Yapamazsın’ dediler, duymazlıktan
geldim. ‘Kaç lira kazanıyorsun’ dediler, söylenmemiş saydım.

Hayır hayır! Ben kendimle ve günahlarımla
yüzleştim. İstemeden incittiğim kalpten daha fazla ağladı
yüreğim. Çok haksızlığa uğradım ve ağladım. Ağlamayı
beceremediğimde ‘verem’ oldum, kilom yaşıma eşitlendi.
'Allah'ın bütün sıfatları kullarında
tecelli edermiş. Ama sadece ‘kul’ kadar!' Bende çoğu yok belki.
Ama o kusur benden kaynaklanır. Tembellik, geç kalmışlık,
köylülük, az okumuşluk…
Zarif adamın dediği gerçekten ‘Seçkin
bir kimse değilim, hayat bir boş rüyaymış’. Benimde ‘Geçen
ibadetlerim özürlü, Eski günahlarımsa dipdiri. Hayatım boş
geçti, Geri kalanıysa korkulu…’
Herkesin söylediği gibi kendimi ‘anarşist’
sayardım. Lakin, Alia’dan öğrendim ki anarşist değilmiş beni
anlatan kelime… İtizalciymişim ben. Bu yüzden eleştiriler
acınası nefsimi. Biliyorum ‘Her adımım dolu olsa İşe
yaramazmış Rabbimin katında. Bu yüzden bağışlanmamdır dileğim.’
1978’in baharından bu yana Konya’da geçti
ömrüm. Mutlu muyum? Hayır. Farklıkların olmadığı, aynıların aynı
olmadığı bir şehir burası… Köy desem değil. Köylüler desem
değil, yedi göbekten buralılar bir kısmı. Açlar mı? Değil. Ama
tok da değiller… Okumuşlar mı? Hayır, ama dünyalık her şeyden
haberdarlar.
Bu şehirde geçti ömrüm. İstiyorum hicreti,
ama çağrı ulaşmadı bana. Dünyalık için bir hicret zorunlu
değilse, yakışmaz adama.
Sonsuz kere şükürler olsun, ilk okuduğum
kitap; en çok ve son okuduğum kitap. Ben, O’nun yazarından
memnun bir kulum… Ve hala okumaktan çok memnunum…
Ardından başladığım telif, tercüme, roman,
hikâye, derleme, tefsir kaç oldu bilemem. Lakin 'Maliye' isterse
dünyalık bir beyan, tek servetim dört beş bin ciltlik
kütüphanem…
Mevlana’nın ‘yediğinden ibaret’
olarak tanımladığı his yoksunu, haysiyet celladı, tipi dindar
yaşamı din dışı, Medyen kalıntısı hırsızların aynaya bakıp
gördükleri yüzlerini tarif edercesine; yıllar boyu hakkımda
uydurdukları; sallama, üfürme, haset dolu hikayecik ve
masalcıklarıyla büyüdüm. Bu, kendine bile iyiliği dokunmayan
yaratıkçıkların iftiraları kendimle açmadı aramı. Zenginin malı
züğürdün çenesini yorduğu gibi, gıybetçi ve hasetçinin hasedi,
hafifletti dağ gibi günahlarımı.
Herkesin yaşamında filme çekilebilecek, kim
bilir kaç iyi ve kötü hikâye vardır. Bende de alabildiğine bol.
İlk yazılarım, belki de çok çocukça bir
üslupla DGM’ye bitişik bir binada yayınlanan ‘Türkiye’de Yarın
Gazetesi’nde çalıştığım yıllarda; darbeci Kenan Evren ile
kartelci Ekşi’nin 141-142-163. maddeleri şiddetle savunan
açıklama ve yazılarına, cevap yazmakla başlamıştı. Tipo/kurşunla
dizgi günlerinde başlayan gazetede geçen günler…
Henüz ne özel televizyonlarla tanışmamıştık
ne de İnternet’in vardı; panel, konferans ve tiyatro
etkinlikleri düzenlediğimiz Devran Ajans günlerinde…
‘Farklı’ olduğumuz ve farklı işler
yaptığımız öteden beri hep söylenir. Doğrudur da. Bu yüzden
1989’da Türkiye açısından en
bilinmeyen konuların başında gelen
Barkod
danışmanlığına başladığım günlerdi. 1992’de bulduğum ilk
müşterim, ürünlerine Barkod basan ilk işletmelerden biri idi.
Şimdi bol ve beleş bilgi ile kendini alim sananların henüz
tevarüs etmediği bu günlerden barkodla ilgili 30-40 sayfalık
dokümanı ABD’den bin beş yüz dolara temin etmiştim. Şimdilerde
bir saatte sunduğumuz ‘Barkod Master Filmi’ni faksla
İtalya’ya sipariş eder, on-onbeş günde temin ederdik. Yedi
düvele ‘Barkodcu’ olarak nam saldığımızdan firmamız
Barkom’a,
Barkod yaptırmaya gelip ama Barkom yaptırmaya geldiklerini
söyledikleri günlerdi dün…
Sermaye nedir
ki? Onunla hiç tanışmadık! Dünyaya borçlu geldik, borçlu
gideceğiz. Aksi ispat-ı kâbil
olmayan bir iddiadan ibarettir. Onlarca çalışan ve HP’nin en iyi
gelişen yetkili satıcısı seçilip araç ödülü kazanılan günlerin
için çok zaman gerekmemiş biraz sabır yetmiştir.
Takvimler
1994’den gün azaltırken Türkiye İnternet’le tanışmış fark
yine kendini göstermiş
www.barkom.com.tr’de o günlerde katılmıştı hayatımıza. Kâh
işte, kâh
evde, kâh
başak şehirlerde kâh
yurtdışında olsa da o gün bugün sadece uykumda bakamadım
e-postalarıma.
Farklı
diyenleri yalancı çıkarmamak için yelken açtık yeni İnternet
koylarına ve kurduk bir ISS (İnternet Servis Sağlayıcı-Haynet)
şirketi. 8 yıl sürdü bu çileli, belâlı
ve verem eden yolculuk. Çok götürdü çok kazandırdı. Yeni bir
asır girmiş daha o yıl ünlü ekonomi dergileri ‘Anadolu’nun
İnternet zengini’ diye kapak yaparken üstünden bir yıl
geçmemişken hani şu ülkenin
başına
örmedik çorap bırakmayan anayasa Çankaya koridorlarında potadan
potaya yelken açmış ve anayasa krizimi, Anasol-M/Sezer enkazı
mı, ne melanetse; işte onun altında ezilen üç yüzden fazla ISS
gibi Anadolu’nun kriz fakirleri arasına tenzili rütbe eylemişiz.
Halen ayakta
ve hatta olan dünyanın ilk sanal
Kanbankası fikri ve yaşama
geçirilmesi. Kıt imkânlar ve bürokratik engellere rağmen 1999’da
Mevlana törenlerini İnternet’ten canlı yayınlama gibi birçok
Internet projesi…
Dost(!)
ahbap(!)ın mesafe araladığı, münadilerin ‘terki diyar eyle’
nidaları karşısında iki kez veremden aylarca hastanelerde
yatmayı göze alarak 2005’e kadar müşterilerini ve
alacaklılarının hüsrana uğratmamış, ‘hakkım var’ diyenin
açık kapı bulduğu içi çökmüş ama yüzü ap-ak bir kardeşler
müessesini bugünlere getiren Rabbe, hamd ve şükür makamındadır.
Gençlikle
başlayan sivil toplum macerası, kısacası
Hılf’ul Fudul yangını
sürmüş, o dernek bu vakıf derken, Müsiad yönetimi, Timav
kurucusu, Tid, Konya Bilişim Derneği kurucu başkanlığı, Türkiye
Kurumsal Yönetimi Derneği, Tüketici Birliği’nde zirveye çıkar.
Bir yanda sağlık, diğer yanda Anadolu’nun krizi fakirliği bir
diğer yanda ise çaresize çare, yol bilmez yol gösterme,
konuşamayan için konuşma, suskun için ses, dertli için derman,
sorun için çözüm, hırsıza karşı tırpan olmak için mücahede.
Şimdi kısa adı
"GIDA HAREKETİ" olan
Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi'nin
Genel Başkanı.
Kimine göre
deli, kimine göre siyaset bilmez, kimine göre keriz, kimine göre
kavgacı, kimine göre çenesiz, kimine göre aklı evvel, kimine
göre korkusuz, kimine göre meczup, kimine göre fütursuz, kimine
göre toplumun sesi, kimine göre derin hesapları olan biri,
kimine göre kim bilir bu işlerden kaç para götüren bir uyanık,
kimine göre geleceği parlak bir adam, kimine göre enayi, kimine
göre ah orda ben olsam, kimine göre yerinde asla olunmaması
gereken biri, kimine göre yel değirmeni savaşçısı, kimine göre
avukat, kimine göre işini gücünü bırakıp aptalca işlerle uğraşan
bir salak, kimine göre kim bu adam?
Boş verdik
kimin ne ile etiketlediğini. Talebe olduk, mektep olduk, hem
öğrendik hem örettik. Çoğu vefalı-vefasız demeden nice gençler
yetiştirdik.
İlkokulu okul
birincisi, Kur’an Kursu’nda çok falakaya yatırıldığı için hafız
olamamanın derdiyle yanan, İmam Hatip Lisesi’nin 2. sınıfında
iki, 3. sınıfında üç, 4. sınıfında dört, 5. sınıfında beş, 6.
sınıfında altı, 7. sınıfında yedi zayıfı olan ve babamın
tabiriyle istikrarlı bir öğrenci. Yedi zayıfına rağmen ilk
girdiği ÖSS’de iyi bir puanı olmasına karşın ÖSYM’nin gazabına
uğrayanlardan. İşletmeyi altı yılda 3’e zor getirmiş çok
çalışkan(!) bir öğrenci.
Zarfın
mazruftan değerli olduğu bir ülkede ne etiketler gördük ne
sıcağa, ne soğuğa, ne neme, ne iyiye, ne güzele tahammül
edemeyen…
Amerika,
Çin, Almanya, İtalya, Fransa, Bosna Hersek, Yunanistan, Kanada,
Tayland, Kıbrıs gibi birçok ülkeyi dünya gözüyle görmüş ancak
Kâbe ve Efendisi s.a.v.’i ziyarete imkânı bulamayan nasipsiz
fanilerden… Bu yüzden çok duaya ihtiyacı olan dünya ve ukba
fakiri.
Kırk yılda ‘hayır’
demesini öğrenemedim. En sevmediğim davranışlar her işe bir
mazeret, söz verdiği toplantıya geç katılma/katılmama, işinin ve
sorumluluğunun farkına varamama, not almama, okumama/yazmama,
her işi dünyalık için yapma, çalma-çırpma, yalan-dolan, aleve-daleve,
ömrünü kahvehanede-kaldırımda geçirme, gönül almama, özür
dilememe, cimrilik yapma, hediyeleşmeme, bilgi saklama,
kibirlenme, riya, duman altı yapma/kalma, görüşünü muhatabından
gizleme, iki yüzlülük, oyun-eğlence, çok yeme, yetim malı kamu
malını hortumlama…
Güzel Kur’an
okumak-ezberlemek, yürümek, spor yapmak, çok okumak, iyi yüzmek,
ney-keman çalmak, hattat olmak, iyi hatip olmak, iyi ve çok dil
bilmek, az konuşmak, erken uyumak, hacca gitmek, satranç ustası
olmak, iyi şiir okumak- ezberlemek
en büyük özlemim...
1992 Eylülünde
bir yaban gülüm oldu. Kayın anne ve baba rahmete Rahman’a
kavuşsa da şükür ki, annem ve babam sağ ve sağlıklı.
Şimdilerde hem
okuyor hem de çalakalem karalıyorum. Buğzum, kinim, nefretim,
kızgınlığım, kırgınlığım, öfkem yok kimseye. Ben kendimi
Kur’an-ı Kerim’in tabiri ile “Şüphesiz ben Müslümanlardanım”
(Fussilet 34) tanımlıyorum ve başkasından değilim. Kim aksini
iddia ederse ben ondan beriyim. Lakin kim kendini ne olarak
tanımlıyorsa kabulüm.
Gazete’de
çalıştım, mikrofona ve kameraya karşı konuştum, onlarca rapor,
yüzlerce basın açıklaması, demeç… Muharrir olmak için okumak gerek.
Başarmaya çabalıyorum. Yazmak cüret gerektirir,
Time Türk, ve
Gıda Vitrini’nde deniyorum. İslam, insan
hakları, tüketici hakları, sağlıklı ve güvenli gıda, bilgi
edinme, İnternet, barkod, solsuzluklarla mücadele, hak arama
bilinci, eğitim, hukuk, tarih, edebiyat, tarih vs ilgi alanım.
Temel Kavramlar, İnsan, Tüketici, Bilgi
Edinme, Dilekçe ve Hasta Hakkı’nı içeren kapsamlı ‘Tüketici
Uzmanı El Kitabı’ yayınlandı. İki yeni çalışması ise yakında…
'Böyle
Bir Anayasa İstiyorum' adlı talakla anaya ile ilgili
düşüncelerini yazdı. Çalışmalarını
kemalozer.com’da yayımlıyor.
Yolu açık
olsun herkesin. Kimde ne hakkım varsa helal etmeye hazırım.
Sürçü lisan/kalem olmuştur af ola.
Her şeye
rağmen, hayatım ummadığımdan daha heye
canlı ve ümit dolu.
Yapacak çok işimiz var… Her nefesin hesabı var…
Herkeste
böylemi bilmiyorum ‘kırk yaş’ insan da çok büyük etki yapan bir
devrim…
Amacımı bu
atasözünün tarif etmesidir dileğim:
“Geldiğin zaman boşluk dolduran değil,
gittiğin zaman yeri doldurulamayan ol”maktır.
"Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın / Gündüz geceye
muhtaç, bana da sen lazımsın."
Necip Fazıl r.a.
“Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” Said-i Nursi r.a.
"Erbab-ı
Kemali
çekemez nâkıs olanlar / Rencide olur dide-i huffaş ziyadan"
Eylül 2008
Kemal ÖZER
''Ben yoksam, yokluğum var...''

*Armutlu:
Armutlu Köyü Konya ili, Bozkır ilçesine bağlı bir köydür. Köy,
Bozkır’ın en çok topağa sahip köylerinden, Bozkır’a 45
Hadim’e 35, Konya’ya ise 90 Km mesafede. Osmanlı döneminde
köyün sınırları birçok köyü kapsayacak kadar genişti. KOP
projesinin en önemli adımını oluşturan Mavi Tünel projesinin
kurulduğu Göksu Nehri kıyısındadır. Nehrin bir kolu köyün
sınırları içinden çıkar. Armutlu Cemaati, Oğuz’lar en kalabalık
kollarından biri olan Bozulus Türkmenleri’dir. Anadolu’nun
Fethi’nden sonra Türkmenistan Horasan bölgesinden gelirler.
‘Armudlu Aşireti’nin bir bölümünün 17. yy’la kadar göçebeliği
sürdürmüşlerdir.
Anadolu Selçukluları döneminde 13. yy
ortalarında Seydişehir ve Belviran bölgelerine iskan edilirler.
18.yy resmi kayıtlarında bile Armutlu cemaati olarak zikredilir.
1501’deki II. Beyazit dönemi Karaman Eyaleti Tahrir Defterleri
köyün çiftçilik yaptığı belirtilmekte ve ekimini yapılan tarım
ürünleri ve tahsil edilen öşür vergileri tek tek görülmektedir.
Armutlu Köyü’nün eski adı Luwiler de köydeki kalıntılar yaşamın
Antik Dönemlere kadar gittiğini göstermektedir. Bizans döneminde
yaşayanlar Rum’lar olmayıp Helenistik dönemlerinden kalan
kavimlerdir.
Orta Anadolu’yu Akdeniz’e bağlayan İpek
Yolu Armutlu'dan geçer. Bir kısmı hala hayatta olan yolun Göksü
Kenar’ındaki Kale Dağı eteklerinde halen kurtarılmayı bekleyen
bir yolcu hanı olan Derehanı Kervansarayı mevcuttur.
1920 Deli Başı İsyanı’nı takibe alan Kuva-i
Tedibiye birlikleri Delibaşı’nı kovalarken köyü topa tutmuş ve
köyün evlerini ateşe vermiş, tarumar etmiştir. Köy daha sonra
yeniden imar edilmiştir. Bugün geçerli olan anayasa için 7 Kasım
1982’de halk oylamasına gidilmişti. Oylamaya katılma
oranı yüzde 91.27 iken katılanların yüzde 91.37 "Evet" oyu
kullandığı açıklanmıştı. Ancak Armutlu farkını 1982 Anayasası
oylamasına katılım yüzde 100 olmuş, 187 /yüzde
45) kabul, 226 (yüzde 55) ret oyu vererek darbeyi
desteklemediğini, darbecileri reddettiğini göstermiştir. Geri
kalan evetler jandarma karakolunun baskı ve tehditleri ile
sağlanmıştır. Hayır oyu verenler uzun süreler tehditler
almıştır.
|