Hukuk bilinci
“Toplumun ahlak
düzeyi düşük. Yalan söylemek doğal karşılanır olmuş.
Sefalet ve cehaletin ittifakı insanları harama sevk
ediyor. Hırsızlığın her türü profesyonel biçimde
yürütülüyor. Her geçen gün parayla insan arasındaki
denge biraz bozuluyor. Para değer kazanırken, insan
ucuzluyor. Rüşvetsiz hiçbir iş görülmüyor. Akla
gelebilecek her yerde, her konuda rüşvet mutlaka
alınıyor.”
Yazarın Mısır konusunda yazdığı bu metin sanki Mısır
üzerinde bizim ülkeyi anlatıyor Bu tespitlerin
Türkiye’ye ve Türk insanına uymadığını iddia edebilecek
biri var mı? Aynı şeyler, maalesef ülkemiz için de
geçerli hatta tüm dünya için. “Acı ama gerçek. Topyekun
bir çürüme içindeyiz. Ve bu çürümeyi durduracak kişi ve
kurumların insan kaynağı ve parasal sıkıntıları ise
dayanılmaz boyutlara ulaşmış durumda.
Bugün insanlara nasıl bir dünya da yaşamak istediğini
sorsak kuşkusuz aşağı yukarı ortak bir tanımda
buluşuruz. Ancak çoğumuz bu arzuladığımız dünyanın
oluşumu için gereğini de yapmaya bir türlü yanaşmıyoruz.

Hukukun güçlüye dokunmayarak, zayıfın aleyhine işlediği,
kurumların uyduruk iç kurallarının anayasa, yasalar ve
yönetmeliklerden daha çok geçerli olduğu, özellikle
kamunun Nuh deyip Peygamber demeye yanaşmadığı, özel
sektör tekellerinin kamuya rahmet okuttuğu, herkesin
işine gelen mevzuatı çok iyi bildiği halde başkalarının
hukukunu koruyucu mevzuatla hiç ilgilenmediği Türkiye
gibi bir ülkede yaşıyorsanız bu alanda çalışmak, tabiri
caizse farz halini alıyor.
Türkiye’de zayıf olmanın, yol yöntem bilmemenin, garip-gureba
olmanın ne anlama geldiğini anlamak için ancak bu
hasletlerin sahibi olmak gerekiyor. Aksi halde toplumsal
bir barıştan ya da sağlıklı bir toplumsal sisteminden
söz edemeyiz.
Hepimiz, bu örnek sadece Türkiye’de olur dedirten
yüzlerce olay hatırlarız. Türkiye’de ister özel sektör
olsun, ister kamu yönetimi olsun dizginleri eline
geçirdi mi size çoğu kez söyleyeceği ilk cevap ‘Burası
Türkiye beğenmiyorsan dava açacaksın’ ya da ‘bizde
böyle’ gibi hak ve hukuk tanımazlıkları bolca
görebiliriz.
Neyin hak, neyin yetki, neyin sorumluluk olduğunun
farkında değiliz. Bu ülkede neyi yaşadığını ve haklarını
doğru dürüst bilmeyen, derdini anlatamayan, hakkını
aramayan ya da arayamayan sadece sokaktaki
kimseler değildir. En okumuşundan, en cahiline, en
fakirinden, en zenginine kadar maalesef bu bilinçten
yoksundur.
Üniversitede yüksek lisans tezi hazırlayan bir
arkadaşımız bizimle işbirliği ile akademik çevrenin
tüketici hakları konusunda durumu hakkında bir araştırma
yapmıştı. Sonuçları tahmin ettiğinizi sanıyorum. Ancak
bu ülkede bir tüketici kanunun varlığından habersiz
akademisyenlerin olduğunu söyleyeyim, siz gerisi tahmin
ediniz.
Hak ve sorumluluklarımızı bilmediğimiz için bunları
koruma imkânımızda olamamaktadır. Bu yüzden sık sık
başkaları tarafından hak ve yetkilerimiz gasp ediliyor,
sırtımıza fazladan yük bindiriliyor. Bugün, bir öğrenci
okulunun, bir memur kurumunun, bir asker kışlasının, bir
işçi fabrikasının, ne yazık ki bir vatandaş
anayasasının, kendisine tanıdığı hakları veya yüklediği
sorumlulukları okumayı, öğrenmeyi ve ona göre daha
mutlu, daha verimli, daha iyi bir hayat sürmeyi
önemsemiyor. Bu tıpkı buzdolabı satın alan birisinin
kullanma kılavuzunu, ilaç alan birisinin de prospektüsü
okumadan ondan medet ummasına benziyor.
Ahmet Cevdet Paşa’nın dehası ile bu dönemde ortaya çıkan
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, tam elli yedi yıl boyunca Türk
hukuk sisteminin muamelat kısmını taşımış ve toplum
tarafından kabul görmüştü. Büyük hukuk sistemi olan
Mecelle’nin ilk hükümlerinin öncelikle tüketici hakları
ve diğer haklar ile başlaması ve en veciz ifade
biçimiyle sunması, Mecelle’yi halk tabakalarınca da
bilinir hale getirmişti ki bu, hukuk açısından fevkalade
önemlidir.
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, gerek veciz ifadesi, gerekse
formüle edilmiş kuralları sayesinde yüzelli yıl önceki
insanları bu tür karmaşalardan koruyordu. Keşke bugün
de, şöyle kuralları akılda kalan, veciz bir anayasamız
olabilseydi.
Bugün ne ilköğretim nede liseler nede üniversitelerin
birçok bölümlerindeki dersler arasında 'Temel Hukuk'
veya benzer ad ile hukuk eğitiminin verilmemesi galiba
bilinçli ve hakkını arayan bir toplum oluşumundan
korkulmasından olsa gerektir. Hukuk bilinci öğrencilik
yıllarında verilmediği taktirde sonra kolay
öğretilebilecek bir şey değildir. Hukuk eğitimi, anadil
dil kadar gerekli ve zorunludur ve çocuk yaşlarda
verilmelidir.
Türkiye’de hukukla ilgili temel kavramları
oyunlaştırarak ilkokulun birinci sınıfından itibaren
çocukların belleğine işlemek gereğini bilen bir siyasi
iktidar gelir mi bilmiyorum. Şayet gelirse ilköğretimi
bitiren bir öğrenci, hakların bir sınırı olduğunu, diğer
insanların haklarına saygılı olunması gerektiğini, suçu
ve cezayı, zararı ve tazminatı, sözleşme yapmanın
önemini biraz öğrenmiş olacaktır ki; işte adliyeleri
boşaltmanın ilk ve tek yolu budur.
Bu ülkede eğer hukukun temel kavramlarını ve inançların
öngördüğü hukuk bilincini Milli Eğitim müfredatına
alabilsek, toplumsal düzen ve sosyal barışa olan
etkilerini çok değil bir on yıl sonra kesinlikle
görürdük.
Bu ülkede öğretilen daha doğrusu ezberletilen gereksiz
lüzumsuz birçok bilginin yerine temel hukuk bilincini,
her kim hangi inanca inanıyorsa, o inancın hukuk
anlayışını ve meri ülke hukuku öğretebilsek, bu ülkeyi
bu trajikomik durumdan kurtarabilirdik.
Biz işimize gelince büyük millet olduğumuzdan, bin
yıldır dünyaya hak ve hukuk dağıttığımızdan söz eder
ancak kendimizi ve bugünümüze dönüp hiç mi hiç
bakmamamız ve hukuk mezunlarının önemli bir kısmının
bugün hala diri duran Mecelle’nin adını bile duymamış
olması, önemli bir gösterge değil midir?
Çoğumuz fırsatını ele geçirince her türlü haksızlığı
yapar ya da yapana göz yumarız ama haksızlık bize
yapılınca avazımız çıktığı kadar bağırırız. Ateş bizim
ocağa düşene dek etrafımızda olup biten maalesef bizi
pek ilgilendirmez.
“Hırsızlara, soysuzlara müsamaha göstermek; doğrulara ve
mazlumlara zulümdür” diyor Hz Mevlana. Bir
atasözümüzde ise “Senin bardağı kırdıkları vakit
komşunun bardağı kırıldığı zaman ki kadar sakin ol” peki
olabiliyor muyuz?
Hz Ali ise bize ne kadar büyük dersler veriyor.
“-
Çok kimse sanki varisleri kavga eksinler diye çalışır.
-
Haksızlıklara isyan etmeyenler, gelecek felaketlere
katlansınlar.
-
Bildiği halde susmak, bilmediği halde konuşmak kadar
çirkin.
-
Bir hakikati müdafaa ederken önce kendiniz
inanmalısınız! Başkasını inandırmak sonraki iş
-
Zulüm ve kötülüğün her çeşidine felaket nazarıyla
bakmayan, ondan daha belalısına uğrar.
-
Kazançlardan beklenen nice fayda vardır ki, yoksulluktan
başka bir şey getirmez.
- Haksızlık karşısında
eğilmeyiniz…”
Kahire Kitabı, İbrahim Okumuş, Fide Yayınları,
2006
Kemal Özer, Bir Sivil Yürüyüş, “Toplumsal Çürüme
Makalesi”, Tüketiciler Birliği, 2006.
Kemal ÖZER
'Dayatmalara Karşı' adlı eserinden