İ K T İ B A S L A R

 

Hukuk bilinci
 

“Toplumun ahlak düzeyi düşük. Yalan söylemek doğal karşılanır olmuş. Sefalet ve cehaletin ittifakı insanları harama sevk ediyor. Hırsızlığın her türü profesyonel biçimde yürütülüyor. Her geçen gün parayla insan arasındaki denge biraz bozuluyor. Para değer kazanırken, insan ucuzluyor. Rüşvetsiz hiçbir iş görülmüyor. Akla gelebilecek her yerde, her konuda rüşvet mutlaka alınıyor.”[1]

 

Yazarın Mısır konusunda yazdığı bu metin sanki Mısır üzerinde bizim ülkeyi anlatıyor Bu tespitlerin Türkiye’ye ve Türk insanına uymadığını iddia edebilecek biri var mı? Aynı şeyler, maalesef ülkemiz için de geçerli hatta tüm dünya için. “Acı ama gerçek. Topyekun bir çürüme içindeyiz. Ve bu çürümeyi durduracak kişi ve kurumların insan kaynağı ve parasal sıkıntıları ise dayanılmaz boyutlara ulaşmış durumda.


Bugün insanlara nasıl bir dünya da yaşamak istediğini sorsak kuşkusuz aşağı yukarı ortak bir tanımda buluşuruz. Ancak çoğumuz bu arzuladığımız dünyanın oluşumu için gereğini de yapmaya bir türlü yanaşmıyoruz.
Hukukun güçlüye dokunmayarak, zayıfın aleyhine işlediği, kurumların uyduruk iç kurallarının anayasa, yasalar ve yönetmeliklerden daha çok geçerli olduğu, özellikle kamunun Nuh deyip Peygamber demeye yanaşmadığı, özel sektör tekellerinin kamuya rahmet okuttuğu, herkesin işine gelen mevzuatı çok iyi bildiği halde başkalarının hukukunu koruyucu mevzuatla hiç ilgilenmediği Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız bu alanda çalışmak, tabiri caizse farz halini alıyor.


Türkiye’de zayıf olmanın, yol yöntem bilmemenin, garip-gureba olmanın ne anlama geldiğini anlamak için ancak bu hasletlerin sahibi olmak gerekiyor. Aksi halde toplumsal bir barıştan ya da sağlıklı bir toplumsal sisteminden söz edemeyiz.


Hepimiz, bu örnek sadece Türkiye’de olur dedirten yüzlerce olay hatırlarız. Türkiye’de ister özel sektör olsun, ister kamu yönetimi olsun dizginleri eline geçirdi mi size çoğu kez söyleyeceği ilk cevap ‘Burası Türkiye beğenmiyorsan dava açacaksın’ ya da ‘bizde böyle’ gibi hak ve hukuk tanımazlıkları bolca görebiliriz.


Neyin hak, neyin yetki, neyin sorumluluk olduğunun farkında değiliz. Bu ülkede neyi yaşadığını ve haklarını doğru dürüst bilmeyen, derdini anlatamayan, hakkını aramayan ya da arayamayan sadece sokaktaki kimseler değildir. En okumuşundan, en cahiline, en fakirinden, en zenginine kadar maalesef bu bilinçten yoksundur.


Üniversitede yüksek lisans tezi hazırlayan bir arkadaşımız bizimle işbirliği ile akademik çevrenin tüketici hakları konusunda durumu hakkında bir araştırma yapmıştı. Sonuçları tahmin ettiğinizi sanıyorum. Ancak bu ülkede bir tüketici kanunun varlığından habersiz akademisyenlerin olduğunu söyleyeyim, siz gerisi tahmin ediniz.

 

Hak ve sorumluluklarımızı bilmediğimiz için bunları koruma imkânımızda olamamaktadır. Bu yüzden sık sık başkaları tarafından hak ve yetkilerimiz gasp ediliyor, sırtımıza fazladan yük bindiriliyor. Bugün, bir öğrenci okulunun, bir memur kurumunun, bir asker kışlasının, bir işçi fabrikasının, ne yazık ki bir vatandaş anayasasının, kendisine tanıdığı hakları veya yüklediği sorumlulukları okumayı, öğrenmeyi ve ona göre daha mutlu, daha verimli, daha iyi bir hayat sürmeyi önemsemiyor. Bu tıpkı buzdolabı satın alan birisinin kullanma kılavuzunu, ilaç alan birisinin de prospektüsü okumadan ondan medet ummasına benziyor.


Ahmet Cevdet Paşa’nın dehası ile bu dönemde ortaya çıkan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, tam elli yedi yıl boyunca Türk hukuk sisteminin muamelat kısmını taşımış ve toplum tarafından kabul görmüştü. Büyük hukuk sistemi olan Mecelle’nin ilk hükümlerinin öncelikle tüketici hakları ve diğer haklar ile başlaması ve en veciz ifade biçimiyle sunması, Mecelle’yi halk tabakalarınca da bilinir hale getirmişti ki bu, hukuk açısından fevkalade önemlidir.


Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, gerek veciz ifadesi, gerekse formüle edilmiş kuralları sayesinde yüzelli yıl önceki insanları bu tür karmaşalardan koruyordu. Keşke bugün de, şöyle kuralları akılda kalan, veciz bir anayasamız olabilseydi.

 

Bugün ne ilköğretim nede liseler nede üniversitelerin birçok bölümlerindeki dersler arasında 'Temel Hukuk' veya benzer ad ile hukuk eğitiminin verilmemesi galiba bilinçli ve hakkını arayan bir toplum oluşumundan korkulmasından olsa gerektir. Hukuk bilinci öğrencilik yıllarında verilmediği taktirde sonra kolay öğretilebilecek bir şey değildir.  Hukuk eğitimi, anadil dil kadar gerekli ve zorunludur ve çocuk yaşlarda verilmelidir.

 

Türkiye’de hukukla ilgili temel kavramları oyunlaştırarak ilkokulun birinci sınıfından itibaren çocukların belleğine işlemek gereğini bilen bir siyasi iktidar gelir mi bilmiyorum. Şayet gelirse ilköğretimi bitiren bir öğrenci, hakların bir sınırı olduğunu, diğer insanların haklarına saygılı olunması gerektiğini, suçu ve cezayı, zararı ve tazminatı, sözleşme yapmanın önemini biraz öğrenmiş olacaktır ki; işte adliyeleri boşaltmanın ilk ve tek yolu budur.


Bu ülkede eğer hukukun temel kavramlarını ve inançların öngördüğü hukuk bilincini Milli Eğitim müfredatına alabilsek, toplumsal düzen ve sosyal barışa olan etkilerini çok değil bir on yıl sonra kesinlikle görürdük.

 

Bu ülkede öğretilen daha doğrusu ezberletilen gereksiz lüzumsuz birçok bilginin yerine temel hukuk bilincini, her kim hangi inanca inanıyorsa, o inancın hukuk anlayışını ve meri ülke hukuku öğretebilsek, bu ülkeyi bu trajikomik durumdan kurtarabilirdik.

Biz işimize gelince büyük millet olduğumuzdan, bin yıldır dünyaya hak ve hukuk dağıttığımızdan söz eder ancak kendimizi ve bugünümüze dönüp hiç mi hiç bakmamamız ve hukuk mezunlarının önemli bir kısmının bugün hala diri duran Mecelle’nin adını bile duymamış olması, önemli bir gösterge değil midir?  


Çoğumuz fırsatını ele geçirince her türlü haksızlığı yapar ya da yapana göz yumarız ama haksızlık bize yapılınca avazımız çıktığı kadar bağırırız. Ateş bizim ocağa düşene dek etrafımızda olup biten maalesef bizi pek ilgilendirmez.

 

“Hırsızlara, soysuzlara müsamaha göstermek; doğrulara ve mazlumlara zulümdür” diyor Hz Mevlana. Bir atasözümüzde ise “Senin bardağı kırdıkları vakit komşunun bardağı kırıldığı zaman ki kadar sakin ol” peki olabiliyor muyuz?

     Hz Ali ise bize ne kadar büyük dersler veriyor.

“- Çok kimse sanki varisleri kavga eksinler diye çalışır.

- Haksızlıklara isyan etmeyenler, gelecek felaketlere katlansınlar.

- Bildiği halde susmak, bilmediği halde konuşmak kadar çirkin.

- Bir hakikati müdafaa ederken önce kendiniz inanmalısınız! Başkasını inandırmak sonraki iş

- Zulüm ve kötülüğün her çeşidine felaket nazarıyla bakmayan, ondan daha belalısına uğrar.

- Kazançlardan beklenen nice fayda vardır ki, yoksulluktan başka bir şey getirmez.

- Haksızlık karşısında eğilmeyiniz…”[2]

 


[1] Kahire Kitabı, İbrahim Okumuş, Fide Yayınları, 2006

[2] Kemal Özer, Bir Sivil Yürüyüş, “Toplumsal Çürüme Makalesi”, Tüketiciler Birliği, 2006.


 

Kemal ÖZER
'Dayatmalara Karşı' adlı eserinden