İ K T İ B A S L A R

 

Hürriyet ve Devlet
 

Bazılarının “İslam gelir hürriyet biter, İslam eşittir şiddet, İslami terör” gibi  –ön yargılılar diyemeyeceğim- bilinçli bir şekilde pompalanan haksızlıklar için en iyi örneklerden birisi Endülüs’tür. Endülüs’ün yaşama veda ettirilmesinden sonra Yahudilerin, Müslümanların ve bir kısım Hıristiyanların başına gelenler. Osmanlı’da diğer din mensuplarına sağlanan hürriyet bu kimseler için somut bir medeniyet örneğidir. Her iki örnekte de referans İslam’dır. Düşününüz Endülüs Devleti yıkılınca İspanya’yı terke mecbur olan Yahudileri Osmanlı kabul etmemiş ve onlara insanca muamele yapmamış olmasaydı bugün dünyada kaç Yahudi kalırdı.


‘Güneşin altındaki yerini hak ederek al’mış olan adam’ olarak tanımlanan büyük insan, büyük devlet adamı, hürriyet aşığı ve Bilge Kral, Alia İzzet Begoviç; “Düşmanlarımıza gelince onlara adaletten başka hiçbir şey borçlu değiliz” diyerek inanlığa büyük bir ders verirken bize rehber olacak bir yol da çiziyor. Alia İzzet Begoviç Tebaa ve İtizalciler (İtaat edenler ve karşı çıkanlar) olmayı şu şekilde özetliyor.


“İnsanlar var ki güçlü iktidarlara hayrandırlar; disiplini ve ordularda görülen, amiri ve memuru belli olan düzeni severler. Yeni kurulan şehir semtleri, sıraları dosdoğru ve cepheleri hep aynı olan evleriyle onların zevklerine uygundur. Müzik bandoları, formaları, gösterileri, resmi geçitleri ve bunlar gibi hayatı “güzelleştiren” ve kolaylaştıran şeyleri beğenirler. Bilhassa her şey “kanuna uygun” olsun isterler. Bunlar tebaa zihniyetli insanlardır ve tabi olmayı; emniyeti, intizamı, teşkilatı, amirlerince methedilmeyi, onların gözüne girmeyi severler. Onlar şerefli, sakin, sadık ve hatta dürüst vatandaşlardır. Tebaa iktidarı, iktidar da tebaayı sever. Onlar beraberdir, bir bütünün parçaları gibi. Otorite yoksa bile tebaa onu icad eder.


Öbür tarafta mutsuz, lanetlenmiş veya lanetli ve daima gayrı memnun bir insan grubu vardır. Bunlar hep yeni bir şey isterler; ekmek yerine daha ziyade hürriyetten, intizam ve barış yerine daha ziyade insanın şahsiyetinden bahsederler. Geçimlerini hükümdara borçlu olduklarını kabul etmeyip, bilakis, hükümdarı da kendilerinin beslediklerini iddia ederler. Bu daimi itizalciler umumiyetle iktidarı sevmezler, iktidar da onları sevmez. Tebaa, insanlara, otoritelere, putlara; hürriyetçiler ve isyancılar ise tek bir Tanrı’ya taparlar. Putperestlik köleliğe ve boyun eğmeye nasıl engel teşkil etmiyorsa, hakiki din de hürriyete mani değildir. Bu iki gruptan hangisine mensup olduğunuza kendiniz karar verin.” Rahmetlinin son cümlede ifade ettiği gibi biz tarafımızı seçmek zorundayız. Ya da büyük oranda devam eden bu özetle yaşamayı devam ederiz.


‘Bize öğretildiğine göre devlet hele Daruşşafaka gibi, kuruluşu ve ondan sonra işleyişi iyilik sever kişilerin yardımına dayanan bir okulda bile, bizi devletin yedirip içirdiğini, okuttuğunu, eğittiğini sanıyordum. Bizlere ve halka böyle öğretiliyordu. Çünkü bir Allah vardı, birde devlet. Allah’ı devlet simgeliyordu. Devlet demek Allah demekti. Bu yüzden ‘din-ü devlet’ denirdi. O zaman ki düşünceme göre beni koruyan besleyen eğitip öğreten her şey ve herkes devletti. Allah’ın dünyadaki simgesi nasıl devletse, devletin simgesi de benim üstüm olan herkesti. Sınıf subayları, okul müdürü, öğretmeler hep devletti. Bende okuyup eğitilip o devletten biri olacaktım.


Lise öğrencisi olduktan sonra bu düşüncem değişti. Devlet kimdir, nedir, ne işe yarar diye kendime sormaya ve düşünmeye başladım. Bunları sormanın doğru bir şey olmadığını, bu soruların yasak sorular olduğunu kimse bana söylemeden kendi kendime seziyor ve bu düşüncelerimi kimseye açmıyordum. Anladım ki devlet hem herkestir hem hiç kimsedir. Hem her şey devlettir, hem devlet hiçbir şeydir. Bana bağırabilen, bağırabilme yetkisinde olan, beni azarlayabilen herkes devlettir. Okul hademeleri, küçük memurlar devlet değildi. Çünkü onlar beni azarlayamaz, sınıfta bırakamazdı. Okulumu bitirip subay olunca bende devlet olacaktım. Demek ki bütün üstlerim devletti, eşit olduklarım yurttaştı, altlarım da kullardı. Üstlerim bana istediğini yapabilir, bende altlarımdakine istediğimi yapabilirdim. Ama bize şunu da öğretiyorlardı: Üstteki alttakine hiçbir zaman kötü bir şey yapamaz, yapmamalıdır. Onun her yaptığı bizim iyiliğimiz içindir. O’nun yaptığı bize kötü geliyorsa, iyiliği anlamadığımız içindir. Örneğin bizi döver, bize söver ama bunlar iyiliğimiz, terbiyemiz içindir. Bizde bir gün altlarımızı, onların iyiliği, terbiyesi, disipline girmesi için dövecek, onlara sövebilecektir.


Halkımız devlet deyince hükümet anlamaktaydı. Cumhurbaşkanı’ndan ta mahalle bekçisine dek devletin her görevlisi devletin kendisi demekti. Örneğin bir itiş-kakış sırasında bir bekçinin düğmesini koparan bir kişi, devletin düğmesini koparmış ve dolayısıyla devleti aşağılamış sayılırdı. Bu gibi inanılması zor olaylar kırk elli yıl öncesinin gazetelerinin en sık görülen haberlerinden di. Bir bekçinin bir polisin, bir küçük memurun gevşemiş ipliğinden sallanıp kopan bir düğme yüzünden, devleti aşağılamak suçuyla suçlanıp mahkemeye verildiği ve mahkum olduğu haberlerini sık sık göreceklerdir.’
[1]

 

‘İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki ‘Adalet sistemi’ne ve ‘Hukuk’ kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı birçok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki ‘Türk Milleti adına’ değil, ‘Türk Devleti adına’ verilmiş bir karardı bu’[2] Hrant Dink’i bu kanaate iten süreç maalesef ülkemizde sadece Dink’e yapılmış bir süreç değil. Tanrılarına kurban etmek istedikleri ‘ötekilere’ reva görülen bir açık tablodur.


Bugün yani 2007’nin Türkiye’sinde Sağlık Ocağı’nda hemşireye ‘iğne yaptırmaktan vazgeçmeyi devlet memuruna makamında hakaret’ sayan ve tüm şahitlerin müştekinin ifadelerinin aksi yönde ifade vermelerine karşın faili (büyük canavar) 10 gün hapisle ve 300 YTL para cezasıyla cezalandıran mahkeme ve hakimlerin var olduğu devlet ve adalet mekanizması. Dahası Anayasa Mahkemesi’nin Sosyal Güvenlik Yasası’nın iptalinde devlet memurlarının SSK’lı işçiler ve Bağkur’lu çiftçi ve tüccarlardan daha eşit olduklarını, onlardan daha az çalışmak ve daha kısa sürede emekli olmak zorunda oldukları yönünde adil(!) bir karar verebilmesi Türkiye’de yerinden oynatılması gereken daha çok taş olduğunu göstermektedir. Memurların 50, işçi ve çiftçilerin 65 yaşında emekli olmasını isteyen Mahkeme’nin kendi üyelerinin 50 yaşından sonra üyelik yapamayacağı yönünde karar vermesi daha adil bir karar olacaktır.


Ülkemizde donulmazlıkları kaldırılması gerekenler milletvekilleri değil kendilerini devlet sayan bürokrasidir yani devlet
[3]tir. Öncelikle bunları koruyan her türlü yasa lağvedilmelidir ki hukuk tecelli edebilsin. Bütün bunları ülkemiz ve hukuk sistemimiz ile durmamız gereken nokta arasın bir özet sunmak için ifade ediyorum. Elbette ana konumuz sistem eleştirisi değildir.

 


[1] Aziz Nesin, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez 3 – “Yokuş Yukarı, s. 23, Adam Yayınları 1996
[2] Hrant Ding, Agos Gazetesi, 19.01.2007, Öldürüldüğü günkü son yazısı
[3] Aziz Nesin’in tabiriyle


 

Kemal ÖZER
'Dayatmalara Karşı' adlı eserinden