Kanun mu, hukuk mu
adalet mi?
Anayasada
devletin amaç ve görevleri sayılırken ‘Devletin temel
amaç ve görevleri, … kişinin temel hak ve
hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet
ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal,
ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî
ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları
hazırlamaya çalışmaktır’
Devletin nitelikleri yazılırken ise ‘Türkiye
Cumhuriyeti, laik sosyal bir hukuk Devletidir’
şeklinde ifadelendirilmektedir. Günümüzde hem devletler
hem de uluslararası kurumlarda sayılarını kendilerini
bile bilmediği hukuk metinleri ortaya çıkmıştır. Ancak
bu metinlerin adaleti tesis edip etmediği en büyük
sorundur. Uluslararası sözleşmeler, anayasalar ve
yasalara bunları yazmakla kanun devleti olunduğu
kesindir belki bugünkü anlamda ‘hukuk devleti’
olunabilir ama ‘adalet devleti’ olunamayacağı kesindir.
‘Hukuk Devleti'nin özü “adalet”i sağlamaktır. Adalet
yoksa, Hukuk Devleti de Adaletin olmadığı yerde yoktur.
Şu halde Hukuk Devleti yerine “Adalet Devleti” demek
daha doğru olurdu. Esasen bu terim; Hukuk Devleti terimi
19. yüzyılın başında Almanya'da doğunca, “Pozitif Hukuk
Devleti” anlamından çok -veya bu anlamda değil- “Hakk”
Devleti, “Hakkaniyet Devleti” anlamında kullanılmakta
idi.
Bizde “Hukuk” terimi Tanzimat Dönemi sonlarında ve Batı
etkisi ile “Hakk”ın çoğulu olmaktan farklı bir anlam
kazandı. İslâm'da bu anlamda “Fıkh” terimi
kullanılıyordu ve Hukuk'tan daha geniş bir anlam
taşıyordu. “İbadet” kurallarını da içeriyordu. Hukuk
Devleti'nin şeklî kuralları saptırılınca terimler de
anlam kaymasına uğramıştı. Şeriat ile Fıkh da, Tabiî
Hukuk ile Pozitif Hukuk da zihinlerde açıkça
ayrılamıyordu. “Batılılaşma” süreci başlayınca terim ve
kavram kargaşası büsbütün çoğaldı. Meşrutiyet Dönemi'nde
“kanun diye kanun diye kanun tepelendi” tespitine bile
bu kargaşa görülebilir.
28 Şubat sonrasında da, bu güne kadar da, Merhum Niyazi
Berkes'in “iki yüz yıldır neden bocalıyoruz?” sorusuna
“ne münasebet! Artık bocalamıyoruz ki!” tepkisini
verecek bir konuma gelemedik. Dehşetle gördük ki birçok
zevat, hatta birçok “Hukuk bilgini”, artık Hukuk
Devleti'nin şeklî güvencelerini “Kanun Devleti” diye
ayırdıktan sonra, bu ayırımın bilincine varıldığı
ümîdini temelden yıkıyor, “Kanun diye kanun diye kanun
tepelendi” sözü hiç değilse Hukuk Devleti'nin şeklî
güvencelerinin iyi düzenlenmesi gereğini belirtirken, bu
zevât şeklî güvence ilkelerinden birisi olan ve anlamı
da yine doğru bir uzlaşma ile anlaşılamayan “lâiklik
ilkesi”ni dolayısı ile: kendi idrâki ile aslında laiklik
ilkesi demek olmayan lâiklik ilkesini “adalet” yerine
geçirmiş ve ahkâm kesiyor: -Her şeyden önce şunu
belirtmeliyim ki: Kanun Devleti ile Hukuk Devleti'nin
aynı şeyler olmadığının, Hukuk Devleti tehlikeye girince
laiklik ilkesinin korunması için silâhlı koruma
mekanizmalarının derhal devreye gireceğinin belirtilmesi
(ve bu bağlamda Hukuk Devleti'nin ne olduğunu gerçekten
bilenlerin delirtilmesi) gerekir!
Kanun olmadan hukuk ve daha adalet devleti arasındaki
farkı görmek için tarihin bir kez daha şahit olamayacağı
bu iki önemli örnek üzerinde çokça düşünmek gerekecek.
İlk Halife Hz Ebubekir r.a. hilafet makamına seçilir
seçilmez şu konuşmayı yapar; “En zayıfınız, ben hakkını
ona verinceye kadar, gözümde en güçlünüzdür. En güçlünüz
de, onun vermesi gereken hakkını ben alıncaya kadar, en
zayıfınızdır”
İkinci Halife Hz Ömer r.a. ise hilafet makamına seçilir
seçilmez şu konuşmayı yapar “Bu yükü taşıyacak Ben’den
daha güçlü bir kişinin olduğunu bilseydim, bu velayeti
kabul etmek yerine, kellemin biri tarafından
uçurulmasını tercih ederdim.”
Bir Hadis-i Şerif’te “Kim, Müslümanların bir şeyine
(işine), ondan daha dürüst, yetenekli ve iyi Müslüman
varken –öbürünü- tayin ederse Allah ve Rasulüne hıyanet
eder” Bir Başka Hadis-i Şerif’te “Emanet zayi edilmeye
başlayınca (kıyamet) saatini bekleyiniz’ Denildi ki, Ya
Rasulullah emanetin zayii nedir? ‘Emir ve hükümet ve
reislik kabiliyetsizlere teslim edildiği zaman kıyamet
saatini bekleyiniz.”
Batı kaynaklı ve laik sistemlerde egemenlik devlete
aittir. Bu nedenle bütün yetkiler onun elindedir.
Devleti yönetenler değiştikte sitemde de değişiklikler
söz konusu olduğundan sürekli savunma refleksi vardır.
Bazen bu güç adil olması bile hukuki olması nedeniyle
devlet eliyle zulmü öngörür. Devletin hakları şu ya da
bu gerekçe ile gasp etmesi halinde geri kazanım için
topyekun bir mücadele gerekir. Kanunsuzlaştırılmış bir
hakkın alınması için yargının da yapacağı hiçbir şey
yoktur. Bu tür sistemlerde yargı ancak kanunla başlıdır.
Bu duruma hukuki desek bile adil dememiz imkansızdır.
Bunun adına da hukuk devleti değil kanun devleti demek
zorundayız. İslam’da ise haklar sürekli ve değişmezdir.
Devlet hakları sınırlama, yargının yetkilerini azaltma
ve sınırlama yetkisine sahip değildir. Hukuk ve adalet
devletin söz ediyorsanız orada temel haklar insanlara
koşulsuz sunulmalı ve devlet hiçbir koşulda bu hakları
sınırlamaya yetkili olmamalıdır.
Türkiye’de son yüzyılda onlarca kez af kanunları
çıkarılmıştır. Bunların hiçbirinde temel haklarını
kullandıkları için kanuni ancak hukuksuz ve adaletsiz
olarak mahkum edilenlerin hiçbiri affedilmezken
hırsızlar, caniler, mütecavizler vs. vs. her türlü adi
suç işlemişler affedilmiştir. Halbuki devlete karşı
işlenen suçları devlet affedebilirken bireye karşı
suçların affı yalnızca hakkına tecavüz edilen kişiye
aittir. Kaldı ki Allah c.c.’de kendisine karşı işlenen
suçların af yetkisini kendine alırken kullarına karşı
işlenen suçların affını hak sahibi kulla bırakmıştır.
Kanun devletleri mehter bölüğü gibidirler, hiçbir alanda
ilerleyemezler, halkları da mutlu değildir. Adalet
devleti ise her açıdan ilerler. Ekonomisi, siyaseti,
felsefesi, sanatı rakipsizdir. Çünkü Allah c.c.
“İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle
hükmediniz”
“ Ey Davut, biz seni yeryüzünde hükümdar yaptık. O
halde, insanlar arsında hak ve adaletle hükmet. …”
buyuruyor.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 5.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 2.
[3]
Prof Dr Hüseyin Hatemi, “Hukuk Devleti'nin biçim
ve özü” 5.3.2007, Yeni Şafak.
[4]
Muhammed Selahaddin, “Özgürlük Arayışı ve İslam”
Sayfa 182, Pınar Yayınları, 1989.
[5]
A.g.e., s.183
[6]
A.g.e., s.188
[7]
Kur’an-ı Kerim, Nisa Suresi, 58. Ayet-i
Kerimesi.
[8]
Kur’an-ı Kerim, Sad Suresi, 26. Ayet-i Kerimesi.
Kemal ÖZER
'Dayatmalara Karşı' adlı eserinden