Travma...
Travmayı
yaşayan insan olduğuna göre, bunun bedeni ya da ruhi
olmasının önemi yoktur. İyi bir hekim, insanın beden yahut
ruh travmasının tedavisine yardım edebilir. Travmanın bir de
'kültürel yönü' var ki; bunu tıp hekimleri tedavi edemezler.
Dünya
tarihi travmalarla dolu. Türkiye'nin yakın tarihinde
yaşadığı travmaların ise ülkeyi ne hale getirdiği ortada.
Bunlar Mehmet Fırat'ın sözünü ettiği travma ile de sınırlı
değil. Bugün jakoben elitistin iflah olmaz narsist
davranışlarının da toplumda her gün yeni travmalara neden
olduğu açık değil mi?
Travma
kelimesi üzerinden, kılıçlarından daha kanlı kalemleri ile
kendi amel defterlerini kirleten his yoksunları ve Şeytan'ın
sözcülerinin meymenetsiz suratlarına yakın tarih
travmalarından bir örneği sunalım. Üstelik Kemalist Şevket
Süreyya Aydemir'in kaleminden...
İskilipli
Muhammed Atıf Hoca 1876'da doğar. İyi bir eğitim alır.
Sebil-ür Reşad, Beyan-ül Hak gibi gazetelerdeki yazıları
nedeniyle dikkat çeker. İttihatçılarla yıldızı bir türlü
barışmaz. Sürgünlere gönderilir. İşgale, kurucuları arasında
yer aldığı Cemiyet-ül Müderrisun (Teali İslam Cemiyeti)
üzerinden karşı koyar.
Cumhuriyet'in ilanından önce yazdığı Tesettür-i Şer'i, Din-i
İslam'da Men-i Müskirat gibi eserlerinden sonra 1924'de
üçüncü kitabı olan "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı
eserini yayınlar.
Henüz tek
maddelik 25 Kasım 1925 tarihli ve 671sayılı Şapka ve
İhtisası Hakkında Kanun' çıkarılmamıştır. (Türkiye Büyük
Millet Meclisi azaları ile idarei umumiye ve hususiye ve
mahalliyeye ve bilümum müessesata mensup memurin ve
müstahdemin Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı
giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumi serpuşu
şapka olup buna münafi bir itiyadın devamını hükümet
meneder.)
Önce
İskilipli Muhammed Atıf Hoca'nın "Frenk Mukallitliği ve
Şapka" isimli eseri yasaklanır, mevcut nüshalar toplatılır,
evinde bu kitabı bulunduranlar bile cezalandırılır.
Kanunun
neşrinden önce çıkartılan bir kitabın yasaklanması,
anlaşılabilir bir durum olsa dahi bu kanun öncesinde
yayınlanmış bir eserden dolayı kişinin suçlanması, yaşanan
süreci anlatmak için yeterlidir.
Hoca
hakkında soruşturma başlatılır. 7 Aralık 1925'te
tutuklanarak Giresun'a sevk edilir. Bölge mahkemesi
İskilipli Atıf Hoca hakkında beraat kararı verir. Ancak
kolluk kuvvetleri kendisini salmayarak, gelen emir üstüne
İstanbul'a götürürler. İstanbul'a götürülmelerine müteakip,
haklarında yapılan tahkikatın ardından Atıf Hoca 'İstiklal
Mahkemesi' tarafından yargılanmak üzere Ankara' ya sevk
edilir.
Bu
Mahkemenin(!) başında “Sanığın idamına, şahitlerin
bilâhare dinlenmesi” şeklinde hukuki(!) kararlara imza
atan 'Dört Ali' (Kel, Kılıç ve Necip, Rizeli Ali)'ler
vardır.
Hoca'nın
yargılandığı mahkemenin başında, Anayasa Mahkemesi'nin en
tartışmalı isimlerinden biri haline gelen Ali Osman
Paksüt'ün dedesi 'Kel Ali' lakaplı Ali Çetinkaya'da
vardır. (Mahkemesi'nin savcısı Kılıç Ali ise Altemur
Kılıç'ın babasıdır.)
Kel Ali (Ali Çetinkaya) ile İskilipli Atıf Hoca arasında
mahkemede şu diyalog yaşanır. Kel Ali hocaya dönerek sert
bir şekilde:
- Sen bilmiyor musun ki şapkada bez parçasıdır, fes de,
sarık da...
İskilipli Atıf Hoca: “Evet, biliyorum. Ancak Hakim
Heyeti'nin arkasında asılı duran bayrak da bezdendir,
İngiliz bayrağı da. Onu kaldırıp İngiliz bayrağı asarsanız
ne olur?” Bu cevap Kel Aliyi hayli sinirlendirir.
İskilipli
Muhammed Atıf Hoca'nın Ankara İstiklal Mahkemesi 26 Ocak
1926 tarihli ilk duruşma günlerini İstiklal Mahkemesi'nin 10
hapse mahkum ettiği Şevket Süreyya (Aydemir) şöyle
anlatıyor: “Hoca’nın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza
ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua
okuyordu... Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı
zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu.
Acaba hoca’yı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya
yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu
sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra
sağanak geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden
indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu...
Kel Ali’nin kin yuvası gözleri, hoca’ya dikilmiş soruyordu:
'Başka mevkufiyetiniz var mı?'
- 31 Mart Hadisesi’nde de yine böyle sebepsiz tevkif edilmiş
ve bir hafta mevkuf kalmıştım. Onu müteakip Mahmud Şevket
paşa vakasından dolayı Sinop’a sürülmüştüm. Hala gerçek
sebebini bilmemekteyim.
- Nasıl olur da sebebini bilmezsiniz?
- Söylemezlerse ne bileyim. Sorduğumuz halde her fedasında;,
affedersiniz bir hatadır oldu, demeyi alışkanlık haline
getirmişlerdi. 'Bize, bir yanlışlığa kurban gittiniz'
denildi. Tıpkı şimdiki yanlışlık gibi.
...
- Frenk Mukallidliği kitabını ne zaman ve niçin yazdınız?
- O kitabı senelerce evvel yazmıştım. Maksadım açıktı.
Mukallitliğin her türlüsü mekruhtur. Japonya gibi aleme
örnek olabilecek bir şekilde terakki ve medeniyet’e kavuşmuş
milletler de gözümüzün önündedir. Garb’ın iyi taraflarını
almışlardır. Fakat biz bu işi yaparken körü körüne ve
lüzumsuz yere, 'mutlaka onlarda da vardır diye mukallitlik
yapmayalım' demek istemiştim. Fakat bu fikri içine alan
kitabımı, ancak 1340 (1924) senesinde Süleyman Nazif bey ve
Ubeydullah Efendi ile ortaya çıkan kalem mücadelesi
esnasında bastırmıştım.
- Bu eseri bastırmadan önce gösterdiğiniz kimseler oldu mu?
- Evet. Matbaaya verilmeden evvel 8 nüsha olan kopyalarını
İstanbul Maarif Müdürlüğü’ne, 2. nüshayı da Matbuat Umum
Müdürlüğü’ne verdim. Okudular, tetkik ettiler hatta teşekkür
bile ettiler. Usûlen
resmi ruhsatı da verdiler. Dosyamızda mevcuttur.
- Şapka Kararnamesi’nden sonra bu kitaptan sattınız mı?
- Hayır. Bu kararname çıktıktan sonra bir tek kitap dahi
satılmamıştır... Bu kitap çıktığında Son Telgraf Gazetesi
aleyhimde neşriyat yapmıştı. Bunun üzerine o zaman
Mahkeme’ye müracaat etmiştim. Dava neticesinde mahkeme
heyeti, Kitab’ın zararlı olmadığını ekseriyetle kabul
ederek bu gazeteyi 100 lira manevi zarar ödemeye mahkum
etti. Mahkeme’nin bu kararı dahi dosyada mevcuttur.
...
Atıf Hoca’nın müteakip duruşmadaki savunması:
- Hamd olsun Yüce Allah’a ki Müslümanım! Tek ve ebedi gayem
de İslam’ın ruhunu ve hakikatlerini yaymaktır. Bu bir
Müslüman ülkede eğer suçsa, sabittir ki ben bu cürmü
işledim.
Kel Ali: “Yarın müdafaalarınız ve son sözleriniz
dinlenecektir, hazırlanınız” dedi.
Gece uzun süren sessizlikten sonra Tahiru'l Mevlevi konuştu:
- Efendi hazretleri, artık kurtuldunuz demektir. Savcının
talebine göre size nihayet basit bir hapis cezasından başka
bir şey vermeleri mümkün olmaz. Bir kaç aydır zaten
içerdesiniz. O da mevkufiyetinize sayılır ve siz hürriyete
kavuşursunuz.
- Yüce Allah bilir.
Müdafaasını yazarken uyur. Uykudan 'murad hasıl oldu'
diyerek uyanır. Beklediğim rüyayı gördüm. Allah’ın Rasulü
bana, “yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla
uğraşıyorsun” buyurdu. Beni idam edecekler. Allah’ın
Rasulüne kavuşacağım. Hz. Osman ve Hz. Ali de şehid
edilecekleri günün gecesinde davet almışlardı... Göreceksin
beni idam edecekler. Müdafaanamesini yırttı.
Mahkeme’de: “Hacet yok efendim. Müdafaayı mucip bir suçum
olmadığı esasen tebeyyün etmiştir. Vicdanınızın vereceği
hükme intizar ediyorum.”
Karar okunur... Ali Rıza ile İskilipli Atıf'ın idamına...
Tahiru’l-Mevlevi ile Ömer Rıza'nın beraatine...
Tahiru’l- Mevlevi’nin kulağına fısıldar: “Zalim ve
katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız.”
Atıf Hoca 24 Şubat 1926'da sabah beşi çeyrek geçe
uyandırılır ve infaz edilir. Son sözü Kelime-i Tevhid olur.”
'İstiklal
Mahkemesi'nin başındakiler bu yetkiyi hangi kanundan
alıyorlardı?' gibi soruları çoğaltmak mümkün fakat
muhatapların verebilecek cevapları yok ve buna hazır da
değiller. Başkaları için yaptıkları eleştirilerin bir
kısmının kendilerine yapılmasına bile tahammülleri yok.
Atıf Hoca
gibi masumları, kanun öncesine ait bir kitap yüzünden
asacaksınız ama siz şapka giymeyeceksiniz, sonrada
Atatürkçülük nutku çekeceksiniz. Madem siz devrimlere
sadıksınız o halde bu devrimlerin hiçbiri arasında ayırım
yapmaksızın bunlara uyarak herkese örnek olmak zorundasınız.
İşe şapka giyerek başlayabilirsiniz. Ardından Devrim
Kanunlarından olan 2590 sayılı Kanuna saygı göstererek 'Ağa,
Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Hanım,
Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar'
kullanmaktan vazgeçerek devam edebilirsiniz. Ama Atatürk
ticareti yapanlar samimi olmadıkları için bunu yapamazlar.
Onlar ellerine 'Kel Ali'nin elindeki imkanların geçmesini
bekliyorlar.
Atıf
Hoca'nın idamına karar veren Mahkeme Başkanı olan Kel Ali
bugün hala hayatta olsaydı, Anayasa Mahkemesi'nin bugünkü
Başkan Vekili olan torununa Şapka Kanunu'na muhalefet etmek
suçundan (TCK Madde 222. - (1) 25.11.1925 tarihli
ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanunla, ... koyduğu
yasaklara veya yükümlülüklere aykırı hareket edenlere iki
aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.) mahkumiyet
kararı verir miydi? Yahut beyin travması geçirmiş bir grup
azınlığa da şapka giymedikleri için Atıf Hoca için reva
gördüğü kararın bir benzerini verir miydi? Elbette vermezdi.
Bizde onlara da bu cezaların verilmesine razı olmazdık.
(Yayın)