Devletin adaletle ilişkisi
Devletleri;
ömrünü uzatmaktan başka gaye gütmeyen ‘cebbar devlet’ ve
insanı mutlu etmeyi ana gaye edinmiş ‘adil devlet’ olmak
üzere ikiye ayırabiliriz.
Ömrünü
uzatmakla meşgul devletler, Macid Hadduri’nin tabiriyle ideal
hedeflerin sözcülüğünü yapan masum muhaliflerini, genellikle
faaliyetlerini baltaladığı gerekçesiyle cezalandırır.
Kalıcı bir
kamu düzeninin çekirdeğini kuşkusuz adalet teşkil eder. Cebbar
devletler, adalet standardı geliştiremedikleri gibi genel adalet
ilkelerine de aykırı davranışlar sergilerler. Mücadeleleri
kavramların içeriğini doldurmak bir yana boşaltırda.
Cebbar
devletler ‘at gözlüğü’ takmışlardır ve gelecek her türlü öneriye
kapalı olmakla kalmaz, her ‘eleştiriyi yıkıcı bir bakış’ olarak
görürler.
Devlet,
fiillerinde adaletten ziyade kanunilik arar. Çoğu zaman buna
bile bakmaz. Bu tür devletlerin şeklinin bir önemi yok. Bura
devletler de insani haklardan ziyaden devletin yahut hâkim
zümrenin çıkarları ön plandadır.
Böyle bir
devletin bekası için yapılan takiyye ve takviyeler insanları
bezdirir ve fiili bir tavır içinde olmak istemeyenleri bile
yanlış yollara sevk edebilir. [Amerika’da Kızılderililerdeki
bağımsızlık girişimleri geleceğe dönük bir örnek olabilir. Tohum
çatlamıştır ve toprağa düşmek üzeredir. Toprağa düşen her tohum
filiz verir.]
Adaleti tesis
edememiş ve bu alanda samimi çabaları olmayan tüm sistemler için
yapılabilecek hiçbir destek ilânihaye devam etmez. İnsan hayatı
gibi bu devletlerde bir gün komaya girebilir. Hiçbir şok
yöntemde çözüm olmayabilir.
Baskıcı
cebbar devletlerin adaletsiz davranışları ve sosyal gruplara
yapmakta olduğu baskılar öncelikle tebaasında ve dünyada itibar
kaybına sonra ise barışçı yahut savaşçı yöntemlerle sonunu
hazırlarlar. Üstelik bu durum en güçlü oldukları zamanda bile
beklenmedik bir şekilde gelebilir.
Bir devlet
ilânihaye yaşamak arzusunda ise öncelikle tek tip insan
modelinden vazgeçmek zorundadır. Çünkü bu tür davranışlar fıtri
değildir. Adaleti tebaasının zihninde inşa ve uygulamalarıyla da
göstermek zorundadır. Devletlerin yaşama ve yıkılış nedenlerini
bile okullarda bağımsız bir ders olmayı hak edecek kadar mühim
bir konudur.
Tarihte hangi
devlete bakarsanız bakın, adalet standardı geliştirmişse en
azından kendi tebaası açısından kendini hep güvende
hissetmiştir. Osmanlı’nın özellikle ilk dönemlerinde olduğu
üzere çevrenin rüyalarını bile süsler hale gelirsiniz. Adalet
standardı olmayan ve adaleti tesis edememiş olanlar ise hep
korkulu rüyalar görmüşlerdir ve görürler.
Tarih büyük
devlerin çöplüğü ile doludur. Hun, Moğol, Roma, Bizans, Çin,
Pres, SSCB vs. Hepsine değinmek imkânsız ama SSCB’nin yıkılması
için bürokrasisi, düşmanlarını çokluğu hatta büyüklüğü yıkılma
nedenlerinden olsa dahi ana neden; bir devleti ayakta tutan
adalet kavramının içinin doldurulmamış olmaması bir yana adalet
ve özgürlüğün içinin boşaltılmış olmasıdır.
Kuşkusuz
günümüzün yıkılmayı en çok hak eden devleti ABD’dir. ABD artık
adalet ve özgürlüğün çeşitli bahanelerle kısıtlandığı bir
ülkedir. Artık hiç kimsenin rüyalarını süslemeyen ABD’yi
dışardan birileri değil kendi halkı yıkacaktır. 21. yy başı
Amerika için zirveden inişin hızlandığı bir dönemdir. Amerika
devletinin bir 20-30 yıl daha yaşama ihtimali sıfıra yakındır.
Amerika’nın Kızılderililer ve Zencilere reva gördüğü muamele ne
acı ki ülkemizde de İttihatçı gelenek dışında kalan hemen
herkese reva görülmektedir.
Eğer bir
dublörü asılmamışsa Saddam daha dün tarih oldu. SSCB ve
Yugoslavya yıkılalı çeyrek asır bile olmadı. Şimdi oh çekme
yahut hüzünlenme vakti değil. ‘Neden, nasıl’ gibi sorularını
artırıp ibret almak hepimizin ortak sorumluluğudur. Hele
Türkiye’nin tek sahibi olduğu iddiasındaki ve Laikliği bir din
haline dönüştürenlerin daha çok düşünmesi gerekiyor. Hidayet
Ersin’in ‘Sovyetler Birliği Neden Yıkıldı?’ başlıklı makalesinde
ki “Gerçek amansız bir dedektif gibidir, saklandığınız
delikte gelip sizi bulur. Gerçek acımasızdır. Yakalar. Yıkar.
Yakar. Ezer. Geçer! Ben SSCB’nin neden yıkıldığını enine boyuna
tartışmayan ama dünya tarihinin en kültürlü olduğu iddia edilen
aydınlarının ve yöneticilerinin olduğu bir zaman diliminde
yaşadığıma inanamıyorum” şeklindeki tespitlerine katılmamak
imkânsız.
CHP lideri
bir beş altı yıl önce makam odasını Merhum Şeyh Edebali’nin
Osman Gazi'ye hitaben “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın…”
gibi cümleleri ile donatmıştı. Bunları altın çerçevelerle duvara
asmak yerine gönüllerine nakşetseydiler bu halde olmazdık.
Kuşkusuz sadece onlar değil hepimiz… Bir devlet için öncelik
devletin haklarında değil insan hakları olmak zorundadır. İnsanı
yaşatamamış devletler yaşa ne olur ki? Bizans 555 yıl önce neden
yıkılmıştı? O’nu yıkan sadece Osmanlı’nın gücümüydü? Bizans’ta
canlılar şöyle sıralanırdı: Erkekler, atlar, hayvanlar ve
kadınlar… Şimdi yer yüzünde bu sıralama sizce ne kadar değişti? (Yayın)
02.06.2008
Kemal ÖZER
Tüketici Hakları Aktivisti
eposta@kemalozer.com